Efe Duyan

Metinler

Enver Gökçe’ye ve ’40 Kuşağına Başlarken

Posted by fuydan on January 1, 2008

Enver Gökçe, Türkiye solunun önemli atılımlarından biri olan 1943-1946 sürecinde edebiyata girdi ve en verimli dönemini yaşadı. Stalingrad savunmasının ardından, İkinci Dünya Savaşı’nın yönü değişmiş, Sovyetler’in meşruiyeti sol kadroların motivasyonunu belirgin ölçüde arttırmıştı. 1938’de Nâzım’ın hapse girmesiyle başlayan süreç, Türkiye edebiyatının bir yandan köy güzellemesine, bir yandan Garip şiirinin zararsız orta sınıf duyarlılığına evrildiği yıllardır. Diğer yandan da başta ve en genci Yahya Kemal olmak üzere yükselen milliyetçiliğe paralel olarak arka arkaya keşfedilen milli ve tarihi değerler arasına sıkıştırılması için hem fiziksel hem ideolojik bir kampanyanın sürdüğü yıllardır. Türkiye solunun ise, kemalist iktidarın ‘30’ların başından beri belirginleşmeye başlamış gerici kimliği ile hesaplaşacak, onun ilerici görüntülerini anlamlandırarak doğru siyasal müdahaleleri yapacak bir örgütsel veya kuramsal hazırlığı bulunmuyordu.

Yine kemalist iktidarın sağ yöneliminin modernleşme ideallerinin de altına düşmesi sola mesafesinin mecburen açılmasının bir sonucu olarak ve Sovyetler’in askeri zaferinden alınan feyiz ile ‘40 Kuşağı edebiyatçıları içinde bir kırılma yaşanması ve sosyalizan bir kanadın ortaya çıkması doğaldı. Enver Gökçe, kuşağın bu sol kanadının önemli figürlerinden biridir.

 Gökçe, Halk Şiiri ve Doğaçlama

Gökçe Halk şiirini de Divan şiirini de çok iyi bilmekte ve bu bilgiyi dize işçiliğinde kullandığı bilinmektedir. Ama Halk edebiyatı ile ilişkisi ön plandadır. ’40 Kuşağı’nın üniversite mezunu tek temsilcisi olmakla birlikte, bitirme tezi olarak Eğin Türküleri’ni derlemiştir. Gökçe, açıkça bir halk ozanı edasıyla yazar. Yazdıklarının okunmasını, herkes tarafından okunmasını arzular, bunu şiiri için bir veri olarak görür. En önemli katkısı, toplumcu edebiyatın iki önemli özelliğinin, yani topluma hitap edebilecek samimi dilin kurmanın güçlüğü ile popülizme kayarak kendi ideolojik konumunu yitirme tehlikesi arasında, bir sentezin peşinde koşmak, koşarken yeni olanaklar aramak olmuştur.

Enver Gökçe yaşamı boyunca, en azından 1951 Tevkifatı’na kadar, mücadeleci kimliği ile anılma gereksinimi yaratır, oysa şiirin teorik olanaklarını yer yer de olsa zorlayan özelliği genellikle ihmal edilir. Halk şiirinden yararlandığı hemen her yazıda not düşülse de, bu “yararlanma”, genelde şiirindeki belirgin halk şiiri öğeleriyle açıklanır. Yararlanmanın ötesinde, kendini bir halk ozanı olarak konumlandırdığı kimi değini yazılarında belirtilmiş olmakla birlikte; bunun bir kimlik tercihi olmanın yanında zorunlu biçimsel koşulları yeterince açıklanmamıştır.

Gökçe şiirinde, “doğaçlama”nın bir rolü olduğu söylenmelidir. Üzerinde hiç durulmamış bir özelliktir bu Enver Gökçe şiiri için. Enver Gökçe’nin Halk şiiriyle olan bağlantı noktaları içinde en özgün ve günümüz için bile değerli katkısı, şiirinin yazılışındaki “doğaçlama” duygusudur.

Doğaçlama, sadece saz şairinin değil, hatta sadece müziğin değil, şiirin de bir öğesidir. Doğaçlamanın, ritim duygusunun ön planda olduğu şiirlerde kendini daha fazla hissettirmesi doğaldır. Şair, düşünerek veya kurgulayarak değil, daha çok duyarak, sesi takip ederek yazar kimi zaman. Ancak burada bir yazım yöntemi olarak “doğaçlama”dan çok, doğaçlanmış ürünün yapısına değinmek anlamlıdır. Zira Enver Gökçe’nin şiirlerini nasıl yazdığına dair elimizde yeterli bilgi bulunmuyor. Ve yine, klasik anlamda bir saz şairinin doğaçlamasını kullanmadığı bellidir.

Şiirlerinde “ses”in ön planda olması hem halk şiiri geleneğinin bir uzantısıdır hem de şiirin kalabalık önünde sesli okunmasını ve kolay akılda kalmasını sağlayacaktır. Nâzım’ın ilk dönem şiirlerinde de bu arayışın ön planda olduğu görülebilir.

Bu anlamda, Enver Gökçe’nin şiirinde görülen Halk şiiri kalıplarının, dönemin köylücülük rüzgârlarından ve kendi türkü sevgisinden kaynaklandığını söylemek gerekiyor. Bu kalıpların, içine doğdukları koşulların ortadan kalkması ile güncel değerlerini yitirdikleri açıktır. Bu anlamda Enver Gökçe şiirindeki halk şiiri kalıplarının, Enver Gökçe’yi önemlileştirmediği, tam tersine şiirinin özgünlüğünü budadığını düşünüyorum.

Ancak, halk şiirinden, yukarıda değindiğim diğer iki dolaylı etki ise, Enver Gökçe’yi bir biçem arayışına itmiştir.

Birincisi, Halk ozanları geleneğinin bir parçası olmayı seçerek, doğrudan emekçi sınıflara hitaben yazma tercihidir.

İkincisi ise, şiirlerindeki “doğaçlama izlenimidir”. Bu arayışın, kendini bulduğu şiirler, Enver Gökçe’nin bugün için de geçerliliği olan şiirleridir.

 

 Kirtim Kirt

Yusuf İle Balaban destanı, bilindiği üzere 1950’lerde, Gökçe hapisteyken yazıldı. Enver Gökçe’nin dediği kadarıyla, otuz şiirlik bu destan “bir aydan kısa bir sürede” bitmiştir. Gökçe, elimizdeki şiirlere ve kendi ifadesine bakacak olursak, 51’den sonraki yıllar içinde, hapiste neredeyse yalnızca bu bir ay içinde yoğun biçimde şiir yazmıştır. Otuz bölümlük ve sadece bir kaç bölümünün bugüne kaldığı şiirin, oylumu itibariyle Enver Gökçe’nin yaşamı boyunca yazdığı tüm eserlere denk gelmesi ilginçtir. Panzerler Üzerimize Kalkar ve yarım kalmış şiirler dışında, Enver Gökçe’nin yirmi iki tane şiiri vardır bugün elimizde.

Her gün bir şiir yazmak, hapiste birikmiş kimi duygu ve düşüncelerle ve uygun çalışma ortamının bulunduğu bir aralıkta mümkün olabilir. Olabilir ama şiirleri kurgulamak, her biri üzerine ince ince çalışmış olmak mümkün değildir. Mümkün olan, Gökçe’nin doğaçlama izlenimi veren şiirlerini, kendine has bir yöntemle hızla yazabilmesidir ve bu durumda bu yöntemin ortaya konması önemlidir.

Bir diğer pek de hafife alınmayacak seçenek, “bir ay” ifadesini, bir abartma olarak düşünerek, bu ay içinde en azından şiirlerin ilk hallerinin yazılmış olduğunu kabul etmek olabilir. Ancak her halükarda, Yusuf İle Balaban Destanı’na bakıldığında şiirlerin büyük oranda ritim duygusunun izinde yazıldığı ve doğaçlanarak yazılmış hissiyatını uyandırdığı açıktır.

Yusuf İle Balaban, bu anlamda modern bir halk şiiri ürünüdür denebilir.

Ses özelliklerinin ön planda olduğu Enver Gökçe şiirinde, Yusuf ile Balaban Destanı’nın son parçası Kirtim Kirt’in özel bir yeri vardır. Kirtim Kirt, dokuma tezgâhının çıkardığı sestir. Bu özel yerin ilk nedeni, Nâzım’ın işçi sınıfı edebiyatının temellerini atmaya çalışırken, bütünüyle doğru bir sezgiyle sanayileşmenin ve modern kentli hayatın da övgüsünü yapmış ve aynı zamanda bu dönemini simgesel olarak da ifade eden “Makinalaşmak İstiyorum” şiirini yazmış olmasıdır. trrrrum,/trrrrum /trrrrum/trak tiki tak!/ Makinalaşmak/istiyorum!dizelerindeki ses akışı ile şiirinin atmosferini benzeri görülmemiş biçimde kuran Nâzım, hem emekçi sınıfların şiire dâhil edilmesi bakımından öncü olmuş hem de proleter şiirin özgül duyarlılığını yakalamaya çalışmıştır. Kuşağının solcu eğilimlerinin bile kendini kemalist söylemden ayrıştırmış sosyalist ideolojiye denk düşmediği bir kültürel ortamda, Gökçe başta Kirtim Kirt şiiri ile işçi sınıfı anlatısında ısrar etmiştir. Bu ısrarı, açıkça paha biçilmezdir.

Kirtim Kirt, tamamen sese, bitmeyecekmiş izlenimi veren bir akışa dayalıdır. Tekstil atölyesinin çalışma rutinini andıran bu akış, çalışma koşullarına vurgu yapmaktan ziyade yeni sanayileşen bir ülkede sanayileşmenin ve proleteryanın ortaya çıkışını selamlamaktadır.

Kısa dizelerin art arda gelişi ile belli bir hızda ilerleyen şiir, tekrarlar ve uyak düzeni ile bu hızı yer yer arttırır, yer yer düşürür. Ama akışın kendisi bütünüyle neredeyse hiç kesilmez ve şiir “Kirtim kirt” sesinin tekstil atölyesini dolduran yankısıyla biterken, adeta bitmez ve bir süreklilik çağrışımı ile sona erer.

Meşhur alıntıda dendiği üzere, bir nehre iki kere girilmemektedir. Hayatın ve maddenin sürekli bir değişim ve hareket halinde olduğuna dair genel materyalist kabulün şiirselleştiği görülür “Kirtim Kirt”te.

Birincisi, bu felsefi yaklaşım, emekçi sınıf özelinde somutlanmış; ikincisi özgün söyleyiş olanakları oluşturulmuştur.

Döğüşe çekişe madde Vuruşa vuruşa madde Ve zaman değişe değişe Yosun titreşe, yeşilleşe Işık dura değişe Öyle bir vakte erdi ki devran Ha dedi kırdı zincirini İçerdeki adam   “Döğüşe çekişe” derken Gökçe’nin kullandığı fiil kipi ve bu kipin şiir boyunca zenginleşerek ve tutarlı biçimde kullanımı, şiirde ritmin oturduğu temel eksendir. İstek kipinin, bir haber kipi anlamında kullanılmasıyla oluşan bu özgün kalıbın defalarca kullanıldığını, hatta büyük oranda sadece bu kalıbın kullanıldığı görülür. Halk şiiri geleneğinde de yeri olan bu kullanım, Kirtim Kirt şiirinde yeniden kurulmuş ve her defasında hem bir dileği imleyerek geleceğe yönlenmiş hem de aslında maddenin ve hayatın hareketini tasvir ederek şimdiki zamanı betimlemiş olmaktadır. Böylelikle klasik dil bilgisi kurallarını kırarak hayatın çelişkisine şiirin tümüne sinmiş bir göndermede bulunmaktadır. Buna ek olarak, her fiil ikilemeler içinde kullanılmıştır. Yer yer aynı fiilin yer yer benzeşen ama bir aşama ötesini ifade eden iki fiilin bu birlikte kullanımı, hem maddenin hareketini vurgulanmış hem de sözü edilen nesnenin çelişkileri ve değişkenliğini ifade etmiş olmaktadır.  İstek kipi ile haber kipinin birlikte aynı fiile yüklenmesi ve her fiilin ikili modüller içinde var olması, ikili bir sistematik halinde, maddenin devinimini duyumsatır. Bu özgül kip kullanımı, bir leitmotif olarak düşünülmeli ve tek şiire özgün bir kalıp olarak değerlendirilmelidir. Gökçe’nin şiiri doğaçlama olgusuna bu noktada yaklaşır. Halk şiiri içinde kalıplar, şiirden şiire bütünüyle değişmez. Oysa, Gökçe’nin bu şiirinde, tanımlanan özgül kalıp, şiir içinde tekrarlanarak içi her dizede farklı doldurulmuştur. Bu da doğaçlama izleniminin doğduğu noktadır. Rastlantısalmış gibi görünen doludizgin akış, bu doğaçlama etkisini verse de, Gökçe’nin şiiri yine de rasyonel bir kurgudan sapmamaktadır. Tekrar etmek gerekirse, bu kalıbın özgüllüğü, yani yalnızca Kirtim Kirt şiirinin içeriği için geçerli olması, Gökçe’yi Halk şiiri geleneğinden ayırır.  Böylelikle, serbest nazım içinde, her şiirin içeriğine göre başkalaşması ve yeniden icat edilmesi gereken bir kanonlaştırmanın mümkün olduğu gösterilmiş olur. Başka bir deyişle, tek şiirlik bu kalıbın, şiir tarihindeki değeri, onun bir şiirsel kurgunun titizlikle arandıktan sonra ortaya konmuş bir leitmotif olmasından değil, şiirin akışı içinde başkalaşan ama bu dönüşümün belli bir tutarlılık ve çağrışım alanı içinde gerçekleştiği bir kanon modeli olmasından ileri gelir. Böyle bir deneyselliğin, tarih içerisinde Enver Gökçe tarafından bile fazla ileri götürülmüş olduğunu söylemekse zordur.   Bir yandan demirciler Demir döğe denge denk Bir yandan boyacılar Boya vurur renge renk Bir yanda Kurtuluş savaşçıları Bir yanda esaret Bir yanda termonükleer çağ Bir yanda balistik şirret (…) Kirtim kirt Kirtim de kirt Kirtim de kirtim Kirtim kirt   Özgül kip kullanımının aynı zamanda ikişerli gruplar halinde şiirde bulunması ilerleyen dizelerde daha da gelişir ve “Bir yandan demirciler/Demir döğe denge denk” ve “Boya vurur renge renk” dizeleri ile üretim süreci ile doğa arasında başka bir koşutluğa da değinilmiş olunur. Dizelerin iç akışkanlıkları, “demir döğe denge denk” dizesinde üst düzeydedir. “Döğe” ve “denge” sözcüklerinin kurdukları iç uyak ilişkisi dizeyi simetrik hale getirerek bu dizede iyice zenginleşmiş çelişkileri görselleştirmekle kalmaz, süreksiz bir yumuşak ünsüz olan “d” harfi ile ince bir geniş olan ünlü “e” harfinin art arda ve yoğun kullanımı sayesinde; hem hafif ve tempolu bir söyleyiş sağlanmış hem de “d”nin süreksizliği ile “e”nin genişliğinin arasındaki gerilim dizeyi tekdüzelikten kurtarmıştır.  Özetlersek, şiirin ses sistematiği, ilerledikçe başkalaşan ve başkalaşarak tekrarlanan özgül kalıplara yaslanır ve ses olanaklarıyla yaratılan gerilimlerden beslenir. Böylelikle “Evvel madde/Ahir fikir”, “Geber başımdaki bit” gibi tek başlarına imgesel değeri olmayan dizeler, bütün içinde eriyerek, ses sistematiğinin gerilimlerini hayatın ve üretim sürecinin çelişkili akışı ile bağlantılandırırlar. Bu sistematiğin bir tür doğaçlama üzerine kurulu olması, Gökçe’nin en değerli biçimsel katkısı olsa gerektir.

Gelmeyen Bahar

Görüldüğü üzere, az sayıda örnek için geçerli bile olsa, Enver Gökçe şiirinin ses özellikleri, bir yanıyla doğrudan doğruya Halk edebiyatına yaslanırken, bir yanı ritim duygusunun yüklendiği özgörev sayesinde modern kurguya ilişkin özgün çıkışlar ortaya koyabilmiştir.

Bir ikinci örnek, ritim duygusunun, ses akışı dışında şiirin hitap nesnesinin şiir içinde başkalaşmasıyla geliştirildiği “Gelmeyen Bahar”dır. Gökçe’nin ilk şiirlerinden olan Gelmeyen Bahar 1943 tarihlidir. Genç şairin henüz halk şiirinden kalıp devşirip Divan şiirinin titiz yapısını anımsayarak bir kavga şiiri oluşturma işine ilk adımlarını attığı dönemde yazılmış, 1943 yılının politik dozu yüksek atmosferinin etkisinde hümanist bir duyarlılıkla kaleme alınmıştır:

  Gel kardeşim gel beri Hey kurt hey kuş hey börtü böcek Ah gidenler gelir mi geri Açar mı bugün dört bahardır kanayan çiçek Demek Daha bizim yaşımızda İnsanlar ölecek.   “Gel kardeşim, gel beri” diyerek; okuyucuya seslenerek başlar metin. “Hey kurt hey kuş hey börtü böcek” dizesi ile sesleniş sürse de, seslenişin muhatabı değişmiştir; okuyana değil, doğaya ve dünyaya seslenir. Seslendiği alan genişlemiş gözükse de; bir yalnızlaşma ve seslenişten ziyade bir haykırış hissedilmeye başlar. Sonraki dize bu gidişatı sürdürür ve “Ah gidenler gelir mi geri” dizesi ile seslendiği nesneye olduğu kadar ve artık neredeyse kendine sorulmuş bir sorudur.  İlk dizedeki “Gel” çağrısı ve ikinci dizdeki “Hey” ünlemine göre, “Ah” ünlemi ilk iki dizedeki yüksek ses tonunun da düştüğünü gösterir. Coşku, yerini ağıda bırakıvermiştir. İnsanlara yapılan bir çağrı, ağıdı andıran bir soruya dönüşmüş, hitap alanı her dizede azar azar daralmıştır.  İlk dizede “Gel” sözcüğü ile yapılan ikili tekrar ve de sonraki dizenin “Hey” sözcüğünün ayırdığı üç bölüm halinde okunması ise bir çıkışı imlemektedir. Tam da bu çıkış beklentisi “Ah” ünleminin dozunu arttırır ve dizenin kısalığına ve tondaki belirgin değişime ya da düşüşe rağmen, üçüncü dizenin ardından gerilim yine de artmış, şiir kapanmamış, sonraki dizeye yönelik beklenti arttırılmıştır. Burada şiirin kapanmaması ve sonraki dizeye yönelik beklentinin artmasının bir diğer nedeni, ilk dizeyle kurulan uyaksa da, dizenin “i”, “e” gibi ince ünlülerle ve “g” gibi süreksiz bir yumuşak ünsüzün ağırlıkta olması, dizeyi de hafifletmiş, sonraki dizeye zemin hazırlamıştır. Hitap nesnesinin daraldığı ve bir yalnızlaşmanın hissedilmeye başlanmasına rağmen, hatta ritim hareketinin tam tersine üçüncü dizenin sonunda üst düzeye varan gerilim, dördüncü dizenin dramatik etkisini kuşkusuz artıracaktır. Sonraki “Açar mı bugün dört bahardır kanayan çiçek” dizesi ise dizeye belirli aralıklarla yerleştirilmiş süreksiz sert ünsüzlerin bulunduğu bir dizedir. Böylelikle ilk iki dizenin önce ikili, sonra üçlü bölmelendirilmiş yapısı dörtlü bir bölümlenmeye çıkar. Sert süreksiz ünsüzler bir metronom etkisi yaparak şiirin sessel olarak yelpaze gibi açılmasına da neden olur dördüncü dizede. Burada İkinci Dünya Savaşı’nın dördüncü yılını imlemesi muhtemel dört mevsim tamlaması, şiirin ses düzenine bir katkıda bulunmuş olmaktadır.  Tam bu noktada, ilk dizeden itibaren dizelerin bölümlenme uzunluğu itibariyle açıldığı, hitap nesnesinin ise yavaş yavaş daraldığı gözlemlenebilir. İnsanlara yönelik dostane bir çağrıdan, doğaya bir seslenişe geçer. Daha bu dizede bile insanın yitişi hissedilirken, coşku bir ağıda dönüşür, dördüncü dizede ise sert ünsüzlerin etkisiyle belli bir duygu dozunun üzerinde de olsa artık hitap edilen kimse kalmamıştır neredeyse (Son üç dize ise artık açıkça bir monologdur). Bu durum, dördüncü dizede ifade edilen trajediyi belirginleştirmeye yaramaktadır. Devamında ise dizelerin tempolarında görülen genişleme son bulur. “Demek” sözcüğü ile çok kısa, yarım bırakılmışlık hissi uyandıran, yine süreksiz bir sert ünsüzle biterek kendini kesiveren bir dize kurulmuştur. Dize dize değişen hitap nesnesi, gittikçe daralmış, bir iç konuşmaya dayanmıştır. Coşku yerini yine dize dize hüzne bırakmıştır. Tam bu noktada, şiirin son iki dizesi anlamsal yükün ağırlıkta olduğu dizeler olarak karşımıza çıkar. Son dize yine “k” harfiyle biter, daralmış ve ses tonu düşmüş şiirin keskin anlamsal finalini perçinler. “Bizim” sözcüğü ise iç monologa dayandığı noktada durması beklenen “hitap nesnesi değişimi”nin sürdüğünü gösterir. Hitap nesnesi yitmiş, yalnızlaşma son noktasına gelmiş gibi görünürken; bu sözcükle, yalnızlığın da tek tek herkes tarafından yaşandığı duyumsatılır. Git gide daralmış ve noktasallaşmış hitap nesnesinin aslında çok sayıda farklı monologlardan oluştuğu görüntüsü canlanır. Aynı şekilde, şiirin seslendiği insanın dışında, onlarla aynı yaşta ve ölümle burun buruna başka insanların varlığına vurgu yapılır. Sonuç itibariyle, her dize seslendiği nesneyi farklı tanımlamış ve her dize, sürekli belli bir yere doğru ilerleyen sessel özelliklerle kurulmuştur. Hitap nesnesi ile temponun dizeden dizeye ve farklı yönlerde değişimi bir ikili ritim düzeneği oluşturur. Bu ikili hareket, çok sesli bir ritim yaratmıştır denebilir. Biri, özetle ilk dört dizede çıkararak, diğeri ise inerek; son üç dizenin çelişkili duygusal gerilimini hazırlarlar.

Enver Gökçe’nin ilk şiirlerinden olan bu metin, daha sonraki şiirlerinde yer yer doğaçlamanın ve halk şiiri kalıplarının doldurduğu ritim düzenine tek başına kaynaklık edememiştir. Gökçe’nin her şiirinde böyle çok-sesli ve anlamıyla bütünleşen bir ritim bulmak mümkün olmasa da, yeni yeni kurulmakta olan toplumcu şiirin ve serbest nazımın özgün ve erken örneklerinden biridir bu şiir. Dahası, Gökçe’nin yenilikçi tutumunu göstermesi bakımından da önemlidir.

Düşünce tarihinde her hareketlilik, kendini kurarken, tarihi de yeniden yazma ihtiyacı duyar. Kendi geleneğini oluşturma çabası doğal ve meşru bir arayıştır. Bu yazı, böyle bir arayışın parçasıdır.

Enver Gökçe 1950’lerden sonra, bir daha düzelmeyen sağlığı ve morali ile ömrünü sürdürmüş; 1940 Kuşağı’nın sosyalist kanadının büyük bölümü gibi, Gökçe de 1951 Tevkifatı’nın ardından verimli bir üretim sürecine girememiştir.

‘60’lı yılların sonlarında Türkiye’de solun canlanmasıyla yeniden anımsanan Enver Gökçe, şiir yayımlamaya başlamışsa da az sayıdaki bu şiirlerin büyük bölümü, 40’lı yıllarda yazılmış metinlerden oluşmaktadır. 70’li yılların sonları, Enver Gökçe’nin genç kuşak tarafından daha fazla sahiplenilmeye başlandığı yıllardır. Çeşitli etkinler düzenlenir, kendisiyle söyleşiler yayımlanır. Genç kuşak edebiyatçılar, Gökçe’ye hak ettiği yerin verilmesine çalışırlar. Bu süreç de kuşkusuz, 70’lerin militan edebiyat ortamının arayışının sonucudur ve Enver Gökçe’yi bulmuşlar, onu özellikle militanlığı ile değerlendirmişlerdir.

1980’de Sanat Emeği’nde yayımlanan şiiri “Hastir Lan”ın son dizeleri, 1946’da Dil Tarih’ten “Saffet Hoca”sına yazdığı “Ölüm, Adın Kalleş Olsun” dizesinden çok farklıdır: “Siktir çekilmişim yani/ Kendi öz yurdumda./ Bir meri keklik gibi/ Çeker giderim.”

Sesinde yıllarca direnmenin ve acıların ardından bir küskünlük, çekingenlik sezilse de, Enver Gökçe’nin çoğunlukla 40’larda yazdığı şiirlerinin kavgacı tonunun yanı sıra dürüst kişiliğiyle de devrimci bir model olarak önemsenmeye değer bir şair olduğu açıktır.

Ve yine açıktır ki, bizim kuşağın sosyalist edebiyatçıları da, güncellik içinde kendi öncülerini arayacak ve gereksinimleri doğrultusunda öznel tarihlerini yazacaklardır.

Gökçe’nin iki şiiri üzerine yaptığım değinilerin, 1940 Kuşağı’nı yeniden değerlendirme girişiminin ve bir gelenek arayışının parçası olarak görülmesi gerekiyor.

Efe Duyan

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

 
%d bloggers like this: