Efe Duyan

Metinler

Erasmus Mayakovskiy’i Tanısaydı

Posted by fuydan on September 30, 2006

Mayakovskiy gerçekten inanmıştı. Kendisini 13. havari diye tanımlaması boşuna değildi. İnanmak, biraz da delilikti.
Aynı şekilde 19.yüzyıl Rusyası’nda, dahası 19. yüzyılın 36524 gününün yalnızca 70 günü sosyalizme denk gelmişken, Lenin de biraz delilik demekti.
Alman faşizmi Sovyetler’in içlerine kadar gelmişken umudunu hiç yitirmeyen, yıllardır bu günler için ülkesini hazırlayan Stalin de…
Delilik, bazen güzellik demektir.
Erasmus, yüz yıllar önce yazdı. Herkesin bakmakta zorlandığı günlerde görebilmek, onca çaba cepte şıkırdayan bir avuç bozuk paradan fazla bir şey ifade etmiyormuş gibi görünündüğünde akla sonuna kadar güvenebilmek gerçekten övgüye değerdir.
Erasmus, Mayakovskiy’i tanısaydı, elbette överdi!Mayakovskiy nedir, ne değildir?
Yenilir, içilir, okunur, sevilir, hayranlık uyandırır, tekrar okunur, tekrar sevilir… ve hayat hikayesini her okuyuşta “aşk olsun sana be çocuk” dedirtir.
Mayakovskiy, şairdir.
Asla ama asla ilham perilerinin esiri olmadı. Sisli sokaklar içinde ne idüğü belirsiz bir ruhun derinlerinde oyalanmadı. Öyleyse, romantik değil midir?
Mayakovskiy, romantiklere sayıp sövmeyi hiç bir dönem atlamadı. Ama şiirini 150.000.000 insan için yazan biri, kesinlikle romantiktir.
Kuşları, böcekleri değil ama, Sovyet Devrimi’nin, sanayileşmenin, kentlerin, kalabalıkların, fabrikaların, trenlerin, daha onlarca yeniliğin insan hayatına girişini eğilerek selamlayan bir adam, romantiktir. Dahası, bütün bir halkın yazgısını değiştiren bir dönemde, teker teker insanları unutmamış, tek tek insanları dert edinmiş bir insan, sadece romantik değil, pek çok şeydir!
Mayakovskiy, romantizmi biraz da kimi kişilik özelliklerini andırdığı için sevmiyor olabilirdi. Aşk konusunda az yazmadı. Yazdıkları, yaşadıklarından başkası değildi, ama… Bazen, başka bir açıdan inanmadığı aşkları yaşamadı değil. Belki hep özgürce, hep derinlerde, ama… Bu derinlik, onun bir toplum mühendisliğine benzettiği, piposunundan bir fabrika bacası gibi duman çıkartan, devrimin en çalışkan öğrencilerinden olması gereken “şair” için bazen çok derindi. Karanlıktı.
Biz onu böyle seviyor, böyle okuyor, örnek alıyoruz. Çünkü…
“Nice’in çiçekli yataklarına” asla inanmadı. “Dümbelek gibi aşk”lardan tiksindi. Kadını ilahileştiren “çıtkırıldım” ve hastalıklı ruhlarla dalgasını geçti. Sonra tuttu, Veronika Polanskaya evlenme teklifini reddettiği için intihar etti.
Öncesinde, Lili Brik’le birlikteyken, birlikte yaşamaya, birlikte kahvaltı edip, el ele sabah yürüyüşlerine çıkmaya başladıklarında, tutkunun yerini sıradanlığın, heyecanın yerini alışkanlığın aldığını sezer sezmez evlerini ayırdı. Gerçi günlük tuttu, onlarca mektup yazdı ve en fazla iki sokak öteye taşınabildi ama iki ay boyunca Lili Brik’i görmeyi kendine yasakladı. Öyleyse, bir bohem değil miydi Mayakovskiy?
Tersine, kendisi son bohemdir. Para düşkünü ve iki yüzlü burjuva entelektüellerini karşısına alan, kariyer planlarını çöpe atıp günlük yaşayan; içkiye, esrara, hayat kadınlarına düşkünlüklerini yüzeysel bir ahlak anlayışının ve ilahi evliliklerin ardına gizlemeyen 19. yüzyıl bohemleri için bohemlik, biraz kaderdi. Emekçi sınıfları kenar mahallere iteleyip kendisine yeni saraylar yaptırarak gizlenen sermaye düzenine karşı çıkmanın yolunu, kendilerini gizlememekte buldular. Okumuş olmak için iyi kötü varlıklı bir sınıftan gelmek gerekiyordu… Sınıflarını, kendilerini yadsıyarak yadsıdılar. Mayakovskiy, çarlığa ve sermaye egemenliğine olan kızgınlığı, yine onlardan çıkarmak için, onların düzenini yerle bir etmek gerektiğini öğrenmişti. Ancak hiçbir zaman yosun tutmuş ahlak kalıplarından soyluluk ve burjuvaziden nefret ettiğinden daha az nefret etmedi. Yeni bir ülke kurmanın yolunun, sarayları ve bankaları yerle bir etmekten olduğu kadar, yüz yıllardır emekçi sınıfları sindirmiş ahlak anlayışlarını ters yüz etmekten geçtiğini gördü. Eğer sosylalist olmak, biraz da etik bir sorunsa, Mayakovskiy tarihin en has sosyalistlerindendir.

150 milyonun şairi
Nedendir bilinmez, Mayakovskiy’nin kendisini işçi sınıfının şairi olarak görmesine rağmen işçi sınıfının onu kendi şairi olarak görüp görmediği fazla tartışılmadı. Mayakovskiy’nin devrim sonrasında yer yer kabul görmemiş olması, ezberlenmiş bir şekilde Sovyetler rejiminin yok sansürcü oluşuna, yok totaliter oluşuna, yok efendim anti-demokratik oluşuna bağlandı durdu. Neymiş, Stalin, ben bu yazar çizer takımının düşünmesini nasıl engellerim diye gece gündüz kafa yorduğu yetmezmiş gibi Mayakovskiy’yi de bizzat öldürtmüş… Müş!
Bu tarz iddiaları tartışmaya pek gerek yok. Sovyetler Birliği’nde her şey güllük gülistanlıktı diye değil, bu tarz iddialar bizzat bir samimiyetsizliği ifade ettiği için. Ama bu, Gorkiy’i, Jdanov’u, Bogdanov’u tartışmaya gerek yok demek değil. Sovyetler Birliği’nde, en azından Mayakovskiy’nin içinde yaşadığı on küsur yıllık dönemde sanat pratiği ve kurumu karmaşık olduğu kadar değişken bir süreç izledi. Yüz yıllardır ezilmiş bir sınıf, iktidarı almışsa, bu çok doğaldı. Yeni bir dünya yaratılmaktaydı. İşçi sınıfının dünyasında, işçi sınıfının kültürü ve işçi sınıfının sanatı kol gezmeliydi. Öncesinde ise, bu kültür ve sanat yaratılmalıydı. Sovyetler Birliği’nde genel eğilim, öncesinin kültürü ile köprüleri atmak olmamakla birlikte, Mayakovskiy başka bir pencereden baktı aynı konuya. Gelecekçiler dışında, devrim heyecanı ile karışmış bir “kültürel yıkım” söyleminden Trotskiy’den Blok’a kadar birçok kişide rastlanmasına rağmen, aslında “ne bir saray yıkıldı, ne bir kitap yakıldı”. Proletkult’dan, Na-Postu’ya, RAPP’tan (Proleter Yazarlar Birliği) Yazarlar Birliği’ne kadar çoğu eğilim, daha çok “aşmak” üzerinden bir yaklaşım geliştirdi. Buna karşın, iç savaş döneminde öncelikle Proletkult’un, hemen sonrasının NEP döneminde Proleter Yazarlar Örgütü’nün proleterya sanatının oluşturulması için bir odak noktası oldukları eklenebilir. 1920’ye kadar etkinliğini sürdürmüş olan Proletkult, özerk yapılanması nedeniyle kenara çekilmişti. ‘30’larda iyiden iyiye yoğunlaşacak merkezileşme eğiliminin ilk adımlarından biriydi bu ve Mayakovskiy’nin Parti’si ile olmadığı gibi, böyle bir merkezileşmeyle hiçbir sorunu olmadığı açıktır. NEP döneminin özgünlüklerinden biri, burjuvazinin hatta çarlık döneminin teknisyenlerinin ve aydınlarının sosyalizme kazandırmayı denemesi olmuştur. Bu dönemde farklı sanatsal çizgiler, kendilerini ifade etmekle birlikte, sanat ortamında heterojenliği dengelemek için RAPP’ın proleterya sanatında çok ısrarcı olması gerekmekteydi. Bu dönemde tam da bu çizgide duran ve geç de olsa RAPP üyesi olmuş Mayakovskiy’nin şiirinin tüm yenilikçiliğine ve büyüsüne karşın havada kalmış olması şiirindeki asilikle ve gözünün çok ilerilere dikilmiş olması ile ilgilidir. Yanı sıra, bu dönemde Mayakovskiy’nin biraz “sert” kaçmış olduğu da eklenebilir.
Trotskiy, proletaryanın proletarya diktatörlüğü süresince kendi kültürünü yaratmaya vakti olmadığını düşünür. Diğer taraftan, bu bir zorunluluktur da. En azından, sınıfsız dünyaya doğru yol alırken eli boş gitmek olmaz, değil mi? Mayakovskiy, bu yolculuğu şiir yazarak katetmeyi, her halükarda da olabildiğince hızlı katetmeyi aklına koyanlardandı.
Mayakovskiy’nin şiirlerinin yaygın ününe rağmen, hemen hiçbir dönem çok fazla karşılık bulamadığını biliyoruz. Rusya’yı gezip köylere kadar şiirlerini okumaya gitti. Gün geldi, yuhalandı, sahneye kokmuş balıklar fırlatıldı. Yeni bir kültür yaratmanın, belki devrim yapmaktan daha da zor olduğu görüldü. Gün geldi, sahneye taze meyvaların atıldığı, sahneden yoğun alkışların duyulduğu oldu. Üstüne üstlük, 1917’de, bir işçi sınıfı devrimi gerçekleşti. Zor olan her şeyin, imkansız olmadığı kanıtlandı.
1910’da, 17 yaşındayken, üçüncü kez tutuklanmış, altı ayın sonunda hapisten çıkmıştı. Delilik, biraz da cesaret işidir!

Şimdi ilkinde yarım kalmış deneyimin, bir diğerinde bitirileceğini kanıtlamak gerekiyor. Bu iş, Sovyetler Birliği yıkıldığı zaman gözünden birkaç damla yaş gelmesine rağmen, yüzünü yıkadıktan sonra, şimdi ne yapıyoruz diye soranlara düşüyor. Mayakovskiy de böyle yapardı.

“şiirim ulaşacak size,
Ama şairane bir başı bozukluk içinde değil.
Ne lirik bir aşkın oku gibi
Ne küflenmiş beş kopekliği gibi para babasının
Ne de sönen yıldızın ışığı gibi.”

Mayakovskiy, şiirlerinin beş para etmediği gibi, kısa zaman sonra unutulacağını söyleyen birine bin yıl sonrası için buluşma vermişti. O gün görüşürüz!
925 yıl kaldı. Ya da, çok ama çok daha az. Bekliyoruz.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

 
%d bloggers like this: