Efe Duyan

Metinler

Otopside Eli Yanan Doktor: Maksim Gorkiy Üzerine

Posted by fuydan on August 22, 2006

“Herifçioğlu yıkarken beni
Belki de keçileri kaçıracak
Bu ne biçim ölü diyecek
Her yanı sımsıcak”
Sovyetler Birliği üzerine hala yazmanın ne gereği var? Hatta ne ilgisi var?
Bugünün sinir bozucu sanat aleminde nefes almak öyle zor ki… Sırf bunun için bile onlarca tarih kitabı devrilebilir..
Best-seller listeleri içine en ilginçlerinin yemek ve fal kitapları olduğu bu zor günlerde… Edebiyatçıların fazlasıyla köşeye sıkışmış olduğunu öncelikle belirtmek gerekiyor. Adettendir. Esip gürlemeden önce, kısaca övülür, hak teslim edilir… Diye değil… Kayıtlara geçsin diye..
Kitabın satması, kitabın kitap olması dışında her şeye bağlı. Ya eş dost üzerinden işi bağlayacaksın, magazin sayfalarına çıkmak için ıkınıp duracaksın ya da eften püften bir kitap yazıp yayınevinin reklam parası çıkmasını bekleyeceksin… Yoksa… Yoksa sağda solda rastlanabilecek, “Kitabı olan yazar olmak istemez misiniz?” ilanlarından medet umacaksın
İtiraf edeyim, bir de bilmem nerenin kitap ekinde ilan garantisi vermiş olsalar, hiç düşünmez, biraz da para toparladıktan sonra kitaplı yazar sınıfına geçiverirdim.
Kendimi suçlayacak değilim.. “Edebiyatçılar köşeye sıkışmış işte, ne yapalım” diyerek işin içinden çıkardım.
Ama bu çaresizlik, aynı zamanda okur tercihlerinin geldiği noktadır. Reklamlarla yatıp kalkan, haftalık programını dizilere göre belirleyen, sadece giyim kuşam değil, teknolojinin de modasını en yakından takip eden bir okur kitlesini ne kadar inkar edebiliriz ki? Sadece çıkaranların hangi kitapları çıkarttığına değil, hangi kitapların alındığına da bakın lütfen..
Ben artık sanatçıları, yazarları suçlamaktan vazgeçtim. En az onlar kadar; okurlar, sanatın keskinliğinin kaybolmasından, devrimciler de sanatçıların cesaretini yitirmesinden sorumlular!
O kadar önemsizleşti ki edebiyat. Hayatın neresine vurabiliyoruz? Hangi konuda inat ediyoruz ütopik bile olsa. Kaldı mı ilkelerimiz kesinlikle vazgeçmeyeceğimiz? Yeni giysiler üreten bir modacıdan ne farkının kaldığını biri bana söylesin bugünkü yazarların.
Biri çıkıp sanatçı takımını şöyle bir sallasa, herkesin kafasından aşağı birer kova soğuk su boca etse.. Ne güsel ve de güzel olur.. Du…
İşte tam da aynı mesele. “Sovyetlerde sanata müdahale etmişti siyaset” diye yaygara koparanlar, siyasetsiz sanatın ne kadar içler acısı bir duruma düştüğünü görmeliler.
İçimi biraz daha dökmem gerekiyor. Aynı şekilde popülerlikten medet umanlar sanatın siyasetle tereyağından kıl çeker gibi yan yana gelemeyeceğini hissetmeliler.
Yanlış anlaşılmasın. Bu yazıyı edebiyatçıları temize çıkarmak için yazıyorum. Siyaseti başka sefere temize çıkarırız. Soğuk suya ihtiyacı olanların, ilgi ve şefkate de; soğuk suyu dökmesi gerekenlerden daha çok ihtiyaçları var.
Sovyetlerde bol bol soğuk su döküldü de ne oldu demeyin! Edebiyatçılar, hızlandığı seferlerde siyasetin hızına ayak uyduramadı deyip topu taca atmış olalım..
E yine de doğrudur. Ama, hiç yoksa, Maksim Gorkiy, kendi hızında, kendi havasında, kendi sözünü bildiği gibi olmasa da hissettiği gibi söylemiş oldu.
Sevgili Maksim’i, Sovyet Devrimi’nin simgelerinden biri olarak tanıdık. Daha küçüktük. Devrimle bire bir özdeşleştirmenin pek doğru olmayacağını sonradan öğrendik. Olsun. Kitaplarını sevdik. Ben kendisini, açık söylemek gerekirse, kitaplarından daha çok sevdim hep.
İşte edebiyatçı dediğin böyle olmalıdır demedim, hayır.
Hayat işte öyle de yaşanmamalıdır belki.
Ne kadar okunursa o kadar iyidir ama devrimciler kendilerine örnek almazlarsa iyi olur.
Dahası duvarlarına birer Gorkiy resmi asıp, onu çok severlerse, çok daha iyi olur.
Çünkü okuma yazmayı bir gemide, çamaşırcılık yaptığı bir Volga buharlısında, hem de bir aşçıdan öğrenmiştir. Yaşı on küsurdur.
Uzun bir süre o işten bu işe atlayarak zar zor sürdürür yaşamını. Ayakkabı boyacılığından, ikona süslemeciliğine kadar türlü türlü işe girip çıkmıştır.
Patronlardan dayak yemiş, bir çete kurup hırsızlık yapmıştır. Üvey babasını annesini dövdüğü için bıçaklamış, diğer yandan edebiyatı sevmeye başlamıştır.
“Gurbetteki arkadaş sen de nerdesin
Yıllarca çalıştık tükenmedi çilemiz
Ne iyi
Trenler yine gurbete çağırıyor bizi
Düğün var garlarda çağrılıyım
Yarın iş başında hepsini unuturum
Hüseyin şimdi çabuk bana bir rakı aç”
Aleksey Maksimoviç Peşkov, Nijniy Novgarad’da doğdu. Başka bir deyişle, Maksim Gorkiy, Gorkiy’de doğmuş. “Piyon” anlamına gelen bir kökten türemiş Peşkov yerine, “Acı” anlamına gelen Gorkiy’i tercih etti. Hayatını bu sözcüğün özetlediğine inandığından olsa gerek. Hiç de yanlış sayılmaz.
20’li yaşlarına geldiğinde kaderi hala değişmemiştir. Maksim hala acıların çocuğudur. İntihar etmeyi dener. Hem de iki kez. Ve ikisinde de başarılı olamaz. İyi ki biraz beceriksizmiş dedirtir. Ya tabancayı düzgün tutup kurşunu kalbine isabet ettirebilseydi ya da hidroklorürden ikinci bir şişe içmeyi akıl etseydi diye sordurup tarihte rastlantıların yeri hakkında kafa karıştırır.
Edebiyata olan ilgisi, intihar mektubunda, ölümünden Heine’nin sorumlu tutulmasını bekleyecek kadar çocukça ama tutkulu bir bağa dönüşmüştür artık.
Diğer taraftan, insanın kendi kaderini çizmesi gerektiğini öğrenmiştir Gorkiy. Yüreğindeki diş ağrısı yüzünden ölmek isteyen, kendini hiçbir yere ait hissedemeyen bu genç yazar, aynı zamanda çetin bir cevizdir. Devrimci mücadele ile tanışması onu ait olduğu yere götürecektir. En azından bir oranda.. Ait olmak Gorkiy için bir duygudur daha çok. Siyasetin içinde rahat duramamış, bir sürü akıntıya kapılmış ama bir türlü huzur bulamamış bir huzur arayışıdır.
Gorkiy’in sonraları yazarken sürekli geri döndüğü iki senelik bir yolculuk, onun hayatının bu dönemini tamamlar bir anlamda. Hırsızlar, hayat kadınları, dilencilerle tanışır. Arkadaşlık kurar. Hayatın en dışında yaşayan insanların içine girer.
“ ‘Mihnet-i dünya ile mahzun olan
Bir ben miyim’
Ne gezer”
Kendisinin de göçebe bir hayatı vardır gerçi, ama Maksim’in ölmek isteğinden vazgeçmesinde yoksulluk içinde bin bir zorlukla yaşayan insanları sevmesinin rolü olsa gerektir. Sevmek için de biraz tanımak…
“Onu çok seviyorum
Yoruluveriyor
Çakmakçılar Yokuşu’nu çıkarken
Onu çok seviyorum
Saçları kızılca”
Bir diğeri de elbette yazmak…
1890’ların ortasına gelindiğinde ise, bu yersiz yurtsuz, kimine göre macera dolu, kimine göre serseri yaşam geride kalmıştır. Artık bir devrimcidir. Ve hayatını yazarak kazanmaktadır. İlk kitabı yayımlanmadan önce polis raporlarında şüpheli bir adam olarak geçen, tutuklanmasına rağmen serbest kalmış ama izinsiz seyahat edemeyen başka tür bir göçebedir yine de.
İlk kitabı, ilk sürgünün önünü açar. Kitabın gördüğü büyük ilgi, onu bile hayrete düşürmüştür.
“Memleket havası çalınıyor dikkat
Memleket havası çalınıyor dikkat
Memleket havası bu eser
Esiverir ha
Dikkat”
Tolstoy’la tanışmak onuruna erişmiştir.
Çehov’un arkadaşıdır. Hem de çok yakın. Dahası, Rus Sanatçıları İmparatorluk Akademisi gibi afilli bir isme sahip kuruluşa kabul edilir. Edilmesine edilir ancak Çar onaylamaz üyeliğini. İçlerinde Çehov’un da olduğu birkaç yazar bu karara tepki olarak istifalarını verirler.
Gorkiy’in sosyalist gerçekçiliğin öncülerinden biri olarak anılmasından çok çok önce, toplumsal bir ilginin merkezi olduğu ortadadır.
Ancak Gorkiy’in ömrü boyunca tutarlı bir siyasal çizgiyi izlediğini söylemek zordur. Rusya ve Sovyetlerde Gorkiy’in yaşamı boyunca sürekli alt üst olan toplumsal yaşantı da göz önüne alınırsa, Gorkiy’in hiç savrulmamış, dengesini hiç yitirmemiş olduğunu söylemek daha da zor..
Deyim yerindeyse, çelik iradeli bir devrimci olamamış olsa da, zaaflarıyla fazlasıyla insan olabilmiştir. Sevmek, zaaflarla sevmektir. Gorkiy, emekçileri tam da böyle sever. Çarlık da Gorkiy’i tam da böyle sevmez.
Rusya’ya birinci dönüşü, hem Lenin’in ısrarıyla olur, hem de bir şekilde Çarlık rejiminde biraz da uslu durması karşılığında.. Gerçi devrimci mücadelede adının göze çarpmaya başlaması uzun sürmez. Yine de ateşli bir Bolşevik olmamıştır hiç. Lenin’le uzlaşamadığı, hatta ne uzlaşmaması, çatıştığı, daha çok da Lenin’in, çok sevdiğinden olsa gerek, dobra dobra ama bir o kadar da zehir zemberek çıkışlarından kurtulamadığı anlar devrimden çok öncesine dayanmaktadır.
Devrime gelindiğindeyse…
“Şimdi nerede olmak isterdim
Kadıköy’de Fikirtepesi’nde
Murat Sineması’nın karşısındaki kahvede
Ya da
Sarıyer’de iskeleye çok yakın bir evde

Ama
Burası da iyi”
Bolşeviklerle asıl olarak devrim sürecinde karşı karşıya gelmiştir. Açıkça devrimcilere ateş püskürmektedir. Yazdığı dergi en sonunda kapatılır. Gerçi, bu çizgide, önceden izlediği zikzaklarda olduğu gibi, çok inat ettiği söylenemez. Bir siyasetçinin planlı programlı hareket etme alışkanlığına karşı, Gorkiy’in, duygularını dışa vurduğu, bir çok kere yüzeyde takılıp kaldığı ve işçi sınıfına olan sevgisinin onu iyiden iyiye duygusallaştırdığı söylenebilir.
Zaten kısa süre sonra, devrime ihanet ettiği yazılan gazetelerde, bu defa hoş geldin denir. Gorkiy bir anda çok değişmemiştir elbette. Siyasetin içinde yeri her defasında çok değişse de, kendisi üç aşağı beş yukarı aynı kalmıştır. Duygusallığının ve rastlantıların azizliğinin sonucudur bu gelgitler. Ben söylemiyorum, ama Gorkiy’in pek çok kez züppelikle suçlandığı, kaypak davrandığı söylenegelmiştir.
Gorkiy’in tabir-i caizse, ki bence değil, biraz “zayıf” bir kişiliği olduğu söylenebilir. Birçok kere göz yaşlarını tutamadığı anlatılır. Hem de devrimci mücadelenin simgelerinden birine hiç yakışmadığı anlarda!
Ancak bunun bir zaaf olduğuna kesinlikle katılmıyorum. Ağlamak ve gülmek kadar insana özgü ne vardır? Ki Gorkiy’in hüznü kadar mutlulukları da meşhurdur. Çehov gibi hayranı olduğu bir yazardan hediye almış olmasını çocukça ama büyük bir sevinçle karşılar. Oysa bizzat kendisi Çehov’dan, saat hediye etmesini istemiştir. Sevmek, biraz çocuklaşmaktır. Tam da bu yüzden Gorkiy genç yazarlarla çok ilgilenmiş, hiç bir zaman reddetmemiştir arkadaşlarının ricalarını.
Çok sayıda ilk kitap önsüzü yazmıştır. Genç yazarları dikkatle takip etmiş, edebiyatı bir insanı sever gibi sevmiştir. Dostları için, cezaya çarptırılmış bir çok kişinin affını talep edip duran, içine kapalı olduğu kadar ele avuca sığmaz bir yazardır Gorkiy ‘20’lerin başında.
Daha 1900’lerin başında ise, sürgüne gittiğinde, ünlüydü açıkça. ‘20’lerde, sürgün olmasa da yurtdışına gönderildiğinde ise, Sovyetlerin “fahri büyükelçisi”, en tanınmış Rus yazarıydı neredeyse.
Yurtdışında her ne kadar Sovyetlerin sözcüsü olsa da, kendini yine biraz yalnız hissetti. Yine yadırgadı yerini. Ülkesinde olup bitenlere söylendi. Halkı için endişelendi. Ama kendi kendine yaşadı yine de.
“bir Fenike yelkenlisi gibi
almazlar yabancı yanlarına
çıplak esirleri taşırlar
ömrümün ufacık limanlarına”
Dönüşü muhteşem oldu. Sosyalist Gerçekçilik’in, sosyalist bir ülkede ortaya çıkması gerekiyordu. Tek eksiği, tek kalmasıydı. Sosyalist iktidarın önünü açmasıyla ortaya çıktığı da fazlasıyla doğru. Bunda ne şaşılacak ne de kızılacak bir şey yok..
Kızılacaksa, yeterince radikal olunmamasına kızılmalıdır. Ortalama bir yaklaşımla, sosyalist gerçekçiliğe bu kadar umut bağlanmasına…
Sovyetlerin karmaşık sanat ortamına bütünlüklü bir müdahalenin bir parçası olan sosyalist gerçekçiliğin merkezinde duracak, prestijiyle onu savunacak birileri gerekiyordu. Gorkiy’den uygun kimse olamazdı. ‘20’lerin sonunda Sovyet’lere geri çağırıldı ve yine kendini tamamen kaptıramadan siyasal rüzgara, yine havaya giremeden tam, bu rolü üstlendi. Belki siyasal hayatın virajlarında savruldu ama devrime ve işçi sınıfına asla sırtını dönmedi. Yazdıkları bunu gösteriyor.
Gorkiy’in edebiyatından bahsedip bahsetmeyeceğime bile yazının ortasına kadar karar veremedim. Ama ölümünden pek söz etmemeye ise baştan beri kararlıydım.
“Morgta açılınca kafatası
Doktor beyler beyin gördüler
İndirince ten kafesine neşteri
Doktor beyler yürek gördüler
Yürekte ne gördüler dersiniz
Yürekte memleket gördüler
Dünya gördüler
Bir de dostluk gördüler
Ama bu işte doktor beyler
Doğrusu geç kaldılar
Çok geç kaldılar”
Bu şiir Orhan Veli’ye bir ağıttır. Orhan Veli, Stalin’in talimatı üzerine açılmış bir belediye çukuruna düşerek hayatını kaybetmişti (Kendime söz vermiştim oysa bahsetmeyeceğim diye!).
Şiirlerin Gorkiy’in yaşamına cuk oturduğunu söylemeye gerek var mı? Halim Şefik, Garip kuşağının az bilinen ama iyi bir şairi. Gorkiy’i devrimci şairlerle değil, Garip kuşağı şairleriyle beraber anmam şaşırtmasın. Benzediklerini düşünüyorum. Gönülleri soldan yanaydı ama yeterince cesur olamadılar hiç. Siyasal çizgide tutarlı olamadılar. Yeterince gürültü patırtı koparamadıkları oldu, yine de sınırlara gelip dayanmadılar denemez. Bugüne iyi örnek olmadılar hiç denemez. Ellerini taşın altına sokmadılar ama samimiydiler halkları için üzüldüklerinde.
Peki, Gorkiy böyle miydi?
Cevap şöyle… Yazıya başlık ararken, ilk şiirde geçtiği gibi, otopsi yaparken eli yanan bir doktorla ilgili bir hikaye olsa, ben de bir köşe yazısı edasında anlatsam diye düşündüm.
Tabii ki bulamadım!
Ama sanki Gorkiy, bir efsanenin Gorkiy’si diye mi çok değerli?
Biz onu da, hikayesiz başlığı da çok seviyoruz.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

 
%d bloggers like this: