Efe Duyan

Metinler

Saçlarına Papatyalar Takmış, Tehlikeli: Behçet Aysan Üzerine

Posted by fuydan on August 13, 2006

Bu ölüm daha bir erken ölümdü. Üzerinden yıllar geçti. “Aynı gökyüzü/ aynı keder”. Hani derler, bütün insanlar eşittir de bazıları daha eşit.

Behçet Aysan, en az eşitlerdendi, bu yüzden ölümü, ne zaman olsaydı yine erken olurdu. Aslında, yalnızca tesadüf; zira Temmuz başında Behçet Aysan’dan bahseden bir yazı yazmanın zor yanı var. Dahası, Temmuz başında, Aysan’dan Temmuz başında bahsetmemeli diyecek bir yazıyı yazmanın epey zor yanı var.

Zira Madımak Oteli’nden bahsetmek neredeyse mecburi.

Yine aslında, bahsetmemeyi tercih ederdim. Ancak, Behçet Aysan ve Metin Altınok ile Uğur Kaynar ve Sivas’ta hayata gözlerini yummuş diğer aydınlar o kadar Sivas vakasından ayrılamaz durumdalar ki… Burada bir terslik var.

Asıl bu terslikten bahsetmek gerekiyor. Bu ölümlerin, bu insanlar trafik kazasında ölselerdi de çok ama çok erken olacağını anlatmak gerekiyor. Dahası, şu ölümün adını daha bir az anmak gerekiyor.  Behçet Aysan’ı önemli yapan ölümü değildir. Behçet Aysan’ı önemli yapan yaşamıdır.

Behçet Aysan, “aydın”ca öldüğü için değil, aydın olduğu için sevilmelidir. Her şeyden önce, Sivas’ta yanmış olmaları, onları öyle kutsal bir hale ile çeviriyor ki, onları eleştirmek, saygıda kusur etmek neredeyse imkansız. Her defasında allanıp pullanmaları neredeyse şart. Haklarında güzel sözler söyleniyor ve ne kadar değerli oldukları… Ötesi yok.

Oysa bu kadar uslu durmak bize yakışmaz. Ve bu haksızlıktır. Behçet Aysan’ın şiirini hiç eleştirmemek demek, onu sevmenin de önüne geçecektir. Behçet Aysan’ın şairliği neredeyse çoğunlukla sessizlikle geçiştirilir.

Neden?

Behçet Aysan’ı on dört yıldır ananlar, şiirini aynı coşkuyla sahiplenmezler. Sahiplenmek zorunda da değiller kuşkusuz. Ancak, sessiz kalmak kimseyi bir yere götürmez. Derim ki, atlaslara birkaç kırmızı leke atmanın zamanıdır. Behçet Aysan, yaşamı ile sevilmenin bir sürü nedenini aramaya değer.

Bir başka tesadüf olsun; Behçet Aysan’da, hayatın acı tarafıdır rastlanılan. Hayatın acı tarafından, karanlık yüzünden bahsetmek, bir yüzleşmedir. Görmezden gelmemektir. Olup bitene, hiç şaşırmayan, artık hiçbir şeye şaşırmayan, neredeyse kızmayan, kızamayan bir toplumda, gerçeklerin çarpıcılığı ne kadar vurgulansa yeridir.

tahir ile zühreyi 
kerem ile aslıyı 
           ve ferhat ile şirini 
ağlamadım 
da 

senin öykünü duyunca 
dayanamadım 

kendini zeytin ağacına asan 
on iki yaşındaki 
kuma. 

(…)

bir dahaki duruşmada 

giy 
gelinliğini 
düşlerde olsun 
ilk 
gecemiz

Öte yandan, içine kapanmış, kendi derdinden ötesini düşünmeyen, kariyer planlarına boğulmasa bile sınıf atlama hayalleri ile kafasını doldurmuş, iyiden iyiye yalnızlaşmış ama iç içe yaşayan, birlikte üzülen, birliktelerinden başka bir şeyleri de olmayan milyonlarca insana, acıların kader olmadığına ikna etmek birilerin işi olmalıdır. Biraz, şairin işidir.

Acının ve bir başınalığın ötesinin bulunduğundan bahsetmek, evet şairin işidir, başka kimin olacak. Öyleyse, hüznü, dışlanmışlığı kabullenip, yüceltmek yerine, onların kaynağına ışık tutulabilir.

Yine de, bu kaynağın sürekli ve sürekli işaret edilmesini beklemek boşunadır. Şiir okuyanı, tek şiirle değiştirmek mümkün olmadığı gibi, hayatın her yanını, bu genel doğrularla örmek de imkansızdır.

Aysan’ın şiir evreninde, acının temelinin, insanın insan üzerindeki tahakkümü olduğu açıktır. Aysan konusunda birinci kırmızı çizgi, her dizesi bu lanet olası düzeni kaldırıp atma hevesi kokmazsa, kopmayıversin yönünde olacaktır. Siz, devrimci değilmiş gibi görünmesine bakmayın lütfen. Devrimcidir o.  

İnsanlar ile tek tek ilgilenecektir. Aysan’da madem, ayın karanlık yüzüdür didiklenen, o zaman toplumun tümünü değil, tek tek insanları anlatacaktır.  Hayali kahramanlarla doludur şiirleri. Hepimizizdir ve hiç birimiz.

Çok sevdiği Yunanlılardan Barba Hristos’un anıları, yalnızca bir devrimcinin anıları değil; yalnızca devrimcilerin de değil, tüm bir halkın anısıdır. Unutulmaya ramak kalmış, unutturulmaya çalışılmıştır. Bir halkın, ortak yarasıdır anlatılan. Bir başka halkın ve de bu yaralar ne uzak olduğunu çok tanıdık olmasına rağmen. Başka deyişe, “senin hikayendir anlatılan”.

çok yalnızdım ve güneş çaldı kapımı
sürgünden yeni dönmüştüm, makronissos
orda kurak ve ıssız bir yüreğim 
                            vardı
(şimdi sizin yürekleriniz gibi)
onu da getirmiştim.arkadaşlarım hariç
herkes beni terketmişti.

yaşamım uzun bir deniz yolculuğuna
                             dönüşmüştü

Burada sormak önemlidir; devrimci hareketlerin yenilgisin ardı sıra, tam tersine umuttan ve inattan ve inançtan söz etmek gerekmez midir? Evet, öylesi gereklidir bence. Ama sormaya devam edelim. Hiçbir şey yaşanmamış, hiç üzülmemiş gibi yapılabilir mi?

Sanırım hayır ve ağlamak insanidir. Hele ortada ağlamaya gerçekten değecek bunca şey varken.

Okunan ve Behçet Aysan’da ağırlıklı olarak okunacak olan, benzeri bir yalnızlık hissidir. Aysan’ın dört kitabının da ‘80’lerde çıkmış olmasının bu durumla mutlaka bir ilgisi olacaktır. Öte yandan, 12 Eylül’e odaklanmış bir şiirsel serüven değil, çok daha kapsamlı bir bakış söz konusudur.

on iki gün sonra 
jose antonio da 
desparecidosdu. 

yedi yıl geçtikten sonra, plaza de mayo 
yürüyorlar alana doğru 
binlerce beyaz başörtülü kadın 

Mesela, Arjantin’de kaybolmuş insanlar içinde Jose Antonio’dur anlatılan. Onun tıp öğreniminin yarıda kalmasıdır, gözlerini normalden sıkı bağlamış olmaları, evinden alınırken aklına Ant Dağlarını ilk görüşünün gelmesidir. Belki binlerce öykü içinden, birinin öyküsüdür yine.

Ve bir öykünün içinde, binlercesinin..

yukarda ürkek
sarı kaçak yıldızlar.

tutuklunun adı
takis petrulastı.

belki de onun türkçesiydi.

o gece yarısı
oturdu ilk şiirini yazdı.

Takis Petrulas yine hayali bir Yunanlı kahramandır. Kahramandır ama “kahraman”lara özgü o havalı asaletten pek eser yoktur. Nasıl olsun?  Olimpos Dağı ile Anadolu bozkırı arasındaki boşluğu doldurmak kolay değil. Aysan’ın şiiri bir yandan da bu boşlukta seslenir durur. İki halkın birbirine yalnızlığıdır yazdığı. Yalnız iktidarlarca ezilmenin getirdiği bir acı da değildir ama.

Acı çekmek, çoğu inceliğin unutulmasına yol açacaktır. Herkesin kabuğuna çekildiği, gündelik hayata gömüldüğü, sevmenin unutulduğu kıyılardır Ege kıyıları. Öyledir ve bu durum devrimci şarkıların el ayak çekmiş olması ile ilgilidir.

sevmeyi unutmuşsunuz kardeşler 
yalan her şey gibi 
aşklarınız da. 

yaşamı ölüm 
diye anlatıyorlar size 
yalanı gerçek diye.
 

Aynı şekilde, yalnızca toplumsal bir baskı değil, her yana sinmiş bir yozlaşmadan bahsedilebilir. Önemli olan, yaşantıları toplumsal devinim içinde yakalamak olsa gerek. Yalnızlığı; kutsallaştırıp, nedenini kendinde aramak yerine, solun yenilgisinin ardından savrulmuş, eski alışkanlıkları, sevinçleri yitirmiş, bir başlarına kalmış insanları anımsamak, onları atlamamak güzeldir.

O halde, toplumun tümünü tek seferde anlatmaya çalışmamasına aldanmayın lütfen. İkinci kırmızı çizgi, hepimizin içinde ayrı ayrı olan duygunun, hepimizin içinde işte olduğunu göstermesindedir.

yalova termal yolunda 
çiçek satan çiçekçi kız 

saçlarına papatyalar 
           takmış 

şarkılar  
söylüyor, tehlikeli. 

Saçlardaki papatyaların, iktidar için tehlike arz etmesi muhtemel midir? Elbette, ve bu yüzden şiirdir. Her konuda şiir yazılabilir. Ancak bu her konuya her açıdan yaklaşarak yazılmaz. Sevmenin koşulu, nelerden bahsedip etmediği değil, konuyu neresinden tuttuğudur.  Küçük bir kızın saçlarındaki papatyalarda, devrimi hissetmek, mesela, tekrar tekrar okumalıktır.

Sonra, okula giden çocuklara alelade acımak yerine onların tarihi değiştireceğini bilmek, yine mesela, kahinliktir.

yırtık lastikler
ayaklarında
okula gidiyorlar, çantalarında
göçlerin tarihi ve yoksulluğun
                         coğrafyası
taşıdıkları.

tarihi değiştirecek olan çocuklar
dünyanın en güzel çocukları

Ayın öteki yüzü üzerine bu kadar çok yazmış bir şairde, bu karamsarlığa nereden yaklaşıldığına dikkat etmeli. Karamsarlık, okuyanın daha da içi kapanmasına yol açacaksa bundan çok vardır.

Aysan, samimiyetsizliğe ve uzaklığa bir tepkidir.

Bu karamsar havanın kırıldığı şiirleri de kuşkusuz okunabilir. Ama Behçet Aysan’ı sevmek için birincil neden, özel olarak bu şiirler değildir. Şiir evreninin tümü, yalnızlığa ve acıya karşı nerede duruğu ile capcanlıdır, yatıştırıcıdır.

Bir diğer kırmızı çizgi, tam da buradan çekilecektir. Aysan’ın karamsarlık konularına bu kadar eğilimli olduğuna takılmayın lütfen! Hayata dair her şeyi sahiplenmek, bize yakışır, başkasının üzerine bol gelecekken.

Behçet Aysan’ın, konuşmasında; tepki elbette, bağıra çağıra verilmeyecektir. Çoğu kez bir fısıltı biçimindedir.

Şairinden okuyana bir mektuptur.

Ve Behçet Aysan’ı sevmek için bir neden daha çıkmıştır ortaya.

Sana neyi anlatayım
Her sarnıç küflü bir yağmuru
Her sevda bir ayrılığı yaşar

Behçet Aysan şiirleri, bu anlamda yazılı bir metin olmaktan çok söylenen bir sözdür. Behçet Aysan’ın kendisidir konuşan. Şairin şiiri ile bu kadar yakın olması mühimdir. Şiir, samimi olacaktır elbette. Öte yandan toplumsal yaşantıda, şair bir figür olarak da önemlidir.

Divan Edebiyatı ile Halk Edebiyatı arasında bu tarz bir zıtlık görülebilir. Divan Edebiyatı, şiirsel metnin kendi içindeki bir takım süslerle değerlenirken, Aşık Edebiyatı’nda, halka hitap eden, kolektif bir belleğin ve duygulanımın ürünü şiirler toplu halde dinlenir.

Aşık, toplumsal hayatın tam göbeğindedir!

Behçet Aysan, bu anlamda, her ne kadar kısık sesli ve pek çok kez kendinden bahsede duran bir şiir yazsa da, bir dostun derdini dinler gibi dinlenebilir. Hayatının ve şiirinin bu kadar iç içe geçmiş olması, içi ve dışının bir olması, günümüzün revaçta sanatçı profilinden çok uzaktadır. İyi ki uzaktadır.

belki esmer bir çocuğun dilinde.
bütün derinlikler sığ
sözcüklerin hepsi iğreti

değişen bir şey yok hiç
ölüm hariç.

aynı gökyüzü aynı keder.

Ayrıca bilinmelidir ki, Aysan’ı allayıp pullayan bu yazının belki dürüst tarafı, kırmızı çizgiler çekerken Aysan’ın sol bir duyarlılıkla dolaysızca yan yana gelmesi zor şiirlerin alıntılanmasındadır. Aysan’ı bölük pörçük anlamak mümkün değildir. Aysan’ın çevresindeki 2 Temmuz halesini kaldırmak bunu gerektirir. Böylelikle, hem sahiplenmek hem de eleştirmek mümkündür.

Yaşadığı çağın, yaşadığı günün acılarından hiç kaçmamış, onları didiklemiş, yaşadıklarını içtenlikle paylaşmış, ’80 sonrasının hem baskıcı, hem de liberal politikalarından nefret etmiş, “elem doktoru” Behçet Aysan’ı, yaşamıyla sevmek ve bu yazıyı yine Sivas’ta hayatını kaybetmiş bir başka şairin dizeleriyle sona yaklaştırmak gerekiyor.

Ne kadar tıkasan kulaklarını,
Duymamaya çalışsan
Göğsünde bir titreşimdir konuşmaları.
Görmesen seslerden anlıyorsun.
Kazdıkları çukuru, ördükleri duvarı.
Çakılısın buzdan çivilerle
Boynu bükük bir haçın üstünde.
Yerde buluyorsun kendini her sabah,
Yeniden gerilmek üzere,
Saçlarında şimşek parçaları, dilinde kırağı
Daha ne bekliyorsun durduğun yerde?

Hadi Nazım’dan kalma bir gelenektir diyelim, bir şaire ön adıyla seslenmek, onu bizden saymak olsun.

Ve siz bu yazıyı okurken… Behçet, belki birçok başka şehirde doğuyordur!

EFE DUYAN

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

 
%d bloggers like this: