Efe Duyan

Metinler

Türkiye Şiirinden Otel İmgeleri ve Görmenin Eksik Tarihi

Posted by fuydan on March 10, 2006

  Efe Duyan  

Görmek bir hafıza kaybı mıdır?

Yoksa doğrudan hafızanın araçlarından bir mi? Görmenin ve diğer duyumların anlık olduğu düşünülegelir. İnsanın dış dünya ile bağıdır ama sadece içinde bulunulan an ile bir iletişim yüzeyidir. Işığın bir nesneden yansıyıp, göze ulaşması, oradan da beyne görüntü olarak yansıması için bile belli bir süre gerektirdiği düşünülecek olursa, görme işlemini teknik olarak anlık diye tanımlamak akla pek yakın gelmiyor.

Yine de duyumun anlık olması ile belli bir süreyi kapsaması arasındaki ayırım, görmenin bellek ile sorununu çözecek bir ayrım değildir. Nasıl olsun? Görmek aynı zamanda hissetmektir. Gören kişi istediği kadar şimdiki zamanda görsün, her gözlemcinin gördüğü birbirinden biraz farklı olacaktır. Bu durum sadece görme işleminin fizyolojik olarak gözlemcinin bedenine göre bir miktar değişmesi durumu ile açıklanamaz. Gözlemcinin geçmişi, görmeyi şimdiki zamandan çıkartmakta, görmeyi zamana yaymaktadır. Aynı durum gözlenen için de geçerlidir. Görülen nesne, sadece insan gözü ve sadece o an için varolamaz. Biz görmeden de oradadır. Hatta başka bir an, başka türlü görünürdü eğer bakılmış olsaydı. Gözlemlenen nesnenin de zamanı atlanmaktadır. Oysa görme, mekansal değil, aynı zamanda zamansaldır. Görüntünün, bir nesnenin geçmişini olsun gözlemcinin geçmişini olsun barındırmayacağı rahatlıkla söylenebilir. Ancak bir nesnenin görüntülerden oluşan bir tarifi, öznel olacaktır. Dahası görüntüyü de kapsayacak, bu öznel tarifin bir parçası durumuna getirecektir. Melih Cevdet’in Rahatı Kaçan Ağaç’ında bir kitap ile bir ağacın ilişkisidir konu. İlk izlenim kitabın rahatını kaçıracağı kafasını karıştıracağı bir nesnedir. Herhangidir. Doğanın insan zihninde huzur ile birlikte anılan başka bir nesnesi de olabilirmiş gibi görünür. Rahatı kaçan güneş ya da rahatı kaçan çimenlik… Ancak burada dikkatlerden kaçan bir başka durum kitap ile ağacın şiirde doğrudan sözü geçmeyen bir başka ilişkisi olduğudur. Kitap, ağaçtan üretilir. Tercihen okaliptus ağacının geçirdiği bin bir işlemden sonra kağıt elde edilir. Kitabın rahat kaçırıcı olmasının ağaçlarla hiç bir ilgisi yoktur. Burada rahat kaçıran, kağıt değil kağıtta basılı olan sözdür. Ancak kitap temel olarak bir bakmak içindir. Kitabın üretiliş amacı, bir gözlemciyi varsayar. Üzerine bir şey dökülmesin diye sakınılan nesne, bir vakitler bir ormanda yağmurla büyümüştür. Kağıt üretimi için kesilmiştir ve bir dizi teknik işlem sonrasında kağıda dönüştürülmüştür.  Kağıt fabrikasında çalışan işçilerinden siyasal mücadelesinden tutun, çevre duyarlılığına kadar bir çok gündemin kitabın içeriğini oluşturması bile muhtemeledir. Aynı kağıtların taşındığı kamyonun şoförünün yolda uyukladığı mı yoksa sevgilisini mi düşündüğü asla akla gelmeyecek bir sorudur. Matbaada çalışanların kitap okumayı sevip sevmediğini bilmez kimse. Kitapçı rafından alıp kaç kişi arkasına baktıktan sonra yerine koymuştur. Kitabı görürsünüz ama kitabın geçmişini değil. Oysa elinizde tuttuğunuz kitap, rahatını kaçıracağı bir ağaçtır aynı zamanda. Ağacın görüntüsü ve içineoturtulduğu görsel bağlam, bağlantılı olduğu nesnelerden ayrı durmayacaktır. Geceyi gündüzü biliyor Dört mevsim, rüzgârı, karı Ay ışığına bayılıyor Ama kötülemiyor karanlığı.Ona bir kitap vereceğim Rahatını kaçırmak için [Rahatı Kaçan Ağaç, Melih Cevdet Anday]   Edip Cansever’in Masa da Masaymış Ha şiiri bu anlamda ilginç bir metindir. Görme sürecinin altının kazınmaya çalışıldığı söylenebilir. Basit bir sahnedir aslında canlandırılan. Masaya bir şeyler koyan birinin, bu gündelik basit işi ile hayatı arasındaki bağlantı sezdirilir. Masayı görmek, yalnızca onun rengini, üzerinden yansıyan ışığı, bir kaç parça eşyayı ya da bulunduğu mekanı nasıl dönüştürdüğünü gözlemlemek değildir. Elbette bunlardır öncelikle. Ama dahası olmalıdır. Dahası ise, yine yalnızca masanın bir gözlem nesnesi olarak ilk başta görünmeyen tarihçesini anmakla bitmemesidir işin. Masaya anahtarları koyarken, anahtarı koymak işiyle özdeşleşen iç dünya da masanın bir parçasıdır artık. Masa bunu renginden, şeklinden belli etmez. Ancak masayı kullanan insanın masayla ilişkisidir söz konusu. Yalnızca bir masada romantik yemekler yenmiş sevgiliyle ayrıldıktan sonra masaya bakıp bakıp ağlamak değil söz konusu olan. Mağazada vitrinde duran bir masayla günlük kullanım içinde insan yaşantısının bir parçası olmuş masalar birbirinden farklıdır. Adam yaşama sevinci içinde  Masaya anahtarlarını koydu  (…)   

Aklında olup bitenleri koydu 

Ne yapmak istiyordu hayatta  

İşte onu koydu 

Kimi seviyordu kimi sevmiyordu  [Masa Da Masaymış Ha, Edip Cansever] Ve işin ilginç yanı bu durum genel olarak farkında olunan da bir durumdur. Masaya bakan kimse, masanın bir yaşamının parçası olduğunu da görür. Bu anlamda vitrindeki bir masayla, evdeki masa, renginden şekline kadar ne kadar birbirlerine benzerlerse benzesin, her zaman aralarında bulunacak farklar olacaktır. Bunun bir bulmacaya benzediği de açıktır. Görmek, bir bulmacının var olduğunu hissetmektir aynı zamanda. Başka bir deyişle, masanın bizde kalan imgesi, gözün sağladığı verilerle sınırlı kalmaz hiçbir zaman. Görüntünün, bir nesnenin bilgisiyle nasıl kesiştiği çeşitli örnekler üzerinden okunabilir. Modern dönem Türkiye şiirinde görsel içeriğini ön planda tutarak sıkça işlenen bir konudur “otel” ve bu başlıkta kayda değer de bir malzeme sunmaktadır.  

Otelin ve Yolcunun İkilemleri

Buradan hareketle, otel imgesinin görsellikle özel bir ilişkisi olduğu söylenebilir. Otel bir duraktır yolculukta. Görsel ve coğrafi bir değişim sürecinde bir kesittir. Ancak yolculuğun durduğu bu anda, insanın içsel yolculuğu durmaz. Gitmenin akıntısına kapılınmıştır bir kere. Bu anlamda otel odası, asla bir durağanlık değildir. Bir yerde, yersiz yurtsuz kalmaktır. Başka bir yerde değişen coğrafyanın içindende, merakın kışkırtıcılığı ile görüntü bombardımanına algıları açmaktır. Otelde, görmek bu anlamda kalıplarından sıyrılmış olur. Yepyeni bir görselliğin içinde bir arayıştır. Geçip giden imgeler yolcunun arayışını belgeler. Görme, toplumsal normlar içinde oturduğu tekniklerden bir süreliğine de olsa kurtulur. Ters yüz olan yalnızca yolcunun bir gözlemci olarak kalıpları değildir. Tersi otel açısından da doğrudur. Otel odasının durağanlığının ardında azalıp artan bir ritim vardır. Otel odası, uçsuz bir belleği gizler. Her gelen için, kendisi ilk gelenmiş gibi bir görünüm vardır. Yolcuyu, bekleyen hiçbir şey yoktur. Boşluk bile yoktur. Birisi yaşıyormuş gibi dekore edilmiştir. Ancak bu, dekorasyonun kimliksizliğini önüne geçmez. Şeffafmış gibi yapar. -Miş gibi yapar. Evde olma beklentisi tetikler, aidiyet duygusunu anar, ama bu hisleri karşılayacak içselliğe sahip değildir. Otel, bu anlamda görsel olarak bir ikilemler yumağıdır. Bu çelişki içinde, yolcunun görsel alışkanlıklarının bir dönem için başkalaşmasına ortam hazırlar.  

Otel’in Görüntüleri

emperyal oteli’nde üç gece kaldık fazlasına paramız yetmiyordu gözlerin gözlerimden gitmiyordu dördüncü gece sokakta kaldık karanlık bir türlü bitmiyordu sirkeci garı’nda sabahladık bilen bilmeyen bizi ayıpladı halbuki kimlere kimlere başvurmadık hiçbiri yüzümüze bakmıyordu hiç kimse elimizden tutmuyordu ben hiç böylesini görmemiştim vurdun …. kanıma girdin ….. kabulümsün. [Emperyal Oteli, Attila İlhan] Otel odasının beraberinde getirdiği dünya karanlıktır Attila İlhan’ın metninde. Kendi renkleri yoktur. Bu noktada, otel odasının yolcuyla ilişkisi değil, kente doğru açılan görsellik belirleyicidir. Emperyal Oteli, otelde saflığın ve düzenin iyice kontrolden çıktığı bir örnektir. Otel, kişiselleştirilmesine izin vermemektedir. Anıların biriktiği bu mekan huzur sunmaz. Emperyal Oteli, yerleşikliğe izin vermemektedir. “Aklının içinde siyah bir vapur” ile, “tepe başındaki küçük yahudiler”in, “tarlabaşı’nda rum kemancı”nın yanı başında gezilen bir kenttir. Kentte yaşayan herkesçe unutulmaktan bahsedilir. Bu kentin görünüşü ise bir dışlanmış insanların sokak manzaralından oluşur. Böyle bir kentte kalınacak tek yer de Emperyal Oteli’dir. Orada da, kalmak mümkün bile değildir. Otel bir sıkışmışlık olarak ortaya çıkar. Dışarısına karşı, bir içerisi sunmaz. Durağanlığın yerini, belirsiz, tehlikeli bir mekan almıştır. Buhranlar, görüntülere yansımaktadır. “Otelin penceresinde durup, şehre karanlıkta” bakılır. Otel penceresi, şehri aydınlıkken göstermeyen bir mercek olarak düşünülebilir. Ancak yine de yolcunun tek adresidir. Adressizliğidir. Emperyal Oteli, buna rağmen kapısından ayrılınamayan, bir arınma olanağıdır. Anıların biriktiği, ancak biriken anıların bir türlü yaşamla bağdaşamadığı bir teselli beklentisidir. Ancak beklentileri hiçbir zaman karşılamayacaktır. Cansever’in oteli benzer bir tedirginlikle sarmalanmıştır. Otelden kente doğru giden bir görüntü yerine, otelin kendi içindeki devinimidir huzuru bozan. Anlamadığım şu Ben neden bir otel katibiyim Eskiyim, renksizim, kimsesizim Yontulmuş kalemlerden, sosisli sandviçlerden iğrenirim Papazlardan, homoseksüellerden iğrenirim Kız kurularından ve saldırgan dullardan Ve yaşlı adamların sararmış dudaklarından Ve deli saraylılardan, onların aybaşı kokularından Kendimden kendimden Ve nedendir ki ben Sararmış bir sürahide kirli bir su gibi bekletirim. (…) Kokular vardı ayrı ayrı, ben unutmuşum Hepsi şimdi bir otelin kokusu Kullanılmış çamaşırların ve bavulların kokusu Ve telefonların ve kapısı açık helaların Ve hasta soluklarının, tozlu yer halılarının Sabahlara kadar yanan ampullerin kızgın Birbirine karışmış, değişmeyen kokusu. [Otel Katibi, Edip Cansever] Otel katibi, otelin müşteriye sunduğu görselliğin bir yüzeysel olduğunun bizzat yaşamaktadır. Oda hizmetçilerin yaptığı temizlik, katibin gördüklerini temizlemez. Her gün her oda toplansa da, katip, odaları bir önceki gece dağınık halleri ile görür. Dağınıklık artar, ama birikmez. Kaydedilir ama anı olmaz. Uzaktır. Daha da uzaklaşmaktadır git gide. “Renkler silinir”. “Eskilik” içten içe hissedilmektedir. Otele gelen herkesin, bir süre sonra ardında iz bırakmadan çıkıp gitmesi defalarca yaşanmış bir olaydır. İnsan yüzlerinin bu hızlı değişimi, artık monoton bir şekilde bir sonrakine geçiveren görüntü şeritlerine dönüşmüştür. İnsanlarla tanışmak mümkün değildir; bir süre için insan görüntülerinden ötesine ulaşılamamaktadır. Bu karmaşa içinde nesnelerin sınırları belirsiz hale gelir. Her tür tanımın buharlaştığı bir uçuculuk halidir. Yalıtılmış hiç bir şey yoktur. Her şey gazdır. Hızla yayılır, karışır ve homojenleşir. Kendiliğini koruyamaz. Bu erime süreci ise, tam tersine, kalıcıdır. Katibi tedirgin eden de bu kalıcılıktır. Başka bir açıdan, otelin kendisi de mimari bir nesne olarak kalıcılık içerir. Oysa aslında içinde barındırdığı sürekli bir göçebelik durumu vardır. Görsel örgütlenmesi, içerdiği geçiciliği saran bir kalıcıktır. Geçiniz Geçiniz, geçiniz Üstelik tam zamanında geldiniz – Az önce, biraz sonra ve şimdi – Yani vakitlerden bir dokunma vakti Ne güzel, hep birden çıkageldiniz. İyi yaptınız, doğrusu çok iyi yaptınız Siz sayın bayanlar, sayın baylar Değil mi bundan böyle Bir otel de sizin adınız. [Bir Otel De Sizin Adınız , Edip Cansever] Diğer yandan, yolculuğun coğrafi heyecanı, bir kapalılık hissiyle sonuçlanmaktadır. Yeryüzünde uzayan rotalar, her yanı çevrili anlardan oluşmaktadır aslında. Bu anların gelip geçiciliği bunaltıcı olmaya başlar. Genişleyen bir uzam yerine, ufuk çizgisinin yerini beyaz duvarın aldığı odalardır otel. Otel, vaat ettiğini cazibeli bir görsel demet halinde sunmakla birlikte, kendi serüvenini yine zıt bir başka görsel paketle dile getirir. Bu bir dışavurum değil, içevurumdur. Müşterisine de çalışanına da farklı görme biçimleri dayatmaktadır bu anlamda. Aynı durum başka bir şekilde de yorumlanmalıdır. Kendi doğasını saklamaktan çok, gözlemcinin algılama modeli üzerinde bir baskı kurmaktadır. Otelin ortaya koyduğu görsel model, belleksizlik üzerinedir. Tertipli, temiz, bembeyaz, yalıtılmış, güvenli bir uzam sunulur. Bu uzamın verili sıfatları içinde, nesnelerin kendileri gibi görünmeleri imkansızdır. Aynı sıfatlar, uzamın yasallığına uymak durumunda olan nesnelere de atfedilir. Otel, gözlemcisine, geçici görme teknikleri kiralar. Adını funda oteli koy Aklından gelip geçen bir yazın Ve akşam güneşlerinde orda burda Bir deniz kıyısında, eski bir yıkıntıda İnce ince gezinen turuncu adamların. (…) Çünkü sevdikçe beni sen kendini tanıdın. [Adını Funda Oteli Koy, Edip Cansever] Yalnızlığın, kalabalık içinde yalnızlığın simgesi konumundadır Funda Oteli. Aynı şekilde, dış dünya bu simgeselliğin işaretleri halindedir. Her nesnenin görünüşü, birer belirti olarak anlamlandırılmaktadır. Otel, simgesel etkisini, görsel bağlantılar üzerinden çevresine yayar şiirde. Ergülen’in şiirinde, dışarısı ile ev karşılaştırmasına rastlanır doğrudan. Ek olarak, ev ile anılar arasındaki bağlantı bir kez daha kurulur. Ev kalıcılıktır. Terk etmenin, yeniden başlamanın, karşıtıdır. Yolculuğun devingen imgeselliğin tersidir. Otelse, başka şiirlerde karşılaştığı haliyle açıkça bir yabancılık hissini somutlar. Bu yabancılık hissi ise, mekanla ilişkilendilirmiş bir bellek sorunu olarak karşımıza çıkar.   evimi bir sokakla aldattım, üstümde (…) ben bir anıyı ağırlamakla geçen hayatlardanım   ruhumun bir otelde ilk kalışı bu aynı, oda, aynı yatak, aynı aynada/ birbirimizi ilk görüşümüz, başka veda yok, üstümdeki yabancıyla uyumalıyım (…) kim taşınsa çıkamıyorum içimdeki evden (…) sen bu çocuğu bir yerden hatırlıyorsun ben bu çocuğu bir yerden unutmalıyım [Kuzguncuk Oteli, Haydar Ergülen]   Durdurulmuş bir görüntüdür otelin ki. Kendine dönüktür. Geliş gidişlerin yarattığı hareketlik de bir monotonluk içindedir. Bir gün diğerinin aynıdır. Odaların içleri ise, zaten dondurulmuş birer kare gibidirler. Oysa zaman otele sürekli başka içerikler bırakır. Otelin gözlemciye sunduğu görüntüler ise zaman-dışıdır. Bu sunumun altında yatan zaman ise Necip Fazıl’ın dizelerinde bulur ifadesini. Şiirde, evin noktasal ve sabit görselliği ile otellerin çizgisel ve hızla akan görselliği arasındaki ayrımı bir kez daha ortaya çıkar.   Atılan elbiseler, boğazlanmış bir adam, Kırık masalarında, kırık masalarında.Bir sırrı sürüklüyor terlikler tıpır tıpır, İzbe sofralarında, izbe sofralarında. (…)  

Kulak verin ki, zaman, tahtayı kemiriyor, 
Tavan aralarında, tavan aralarında.
 

Sonuç itibariyle otel kendini gösterme teknikleri ile yolcunun görme biçimleri arasında bir çakışma söz konusudur. Otel, kendini ne kadar yaşanılan ana bağlıyorsa, yolcu da konaklama mekanında bu şimdiki zamanının ötesine geçmeye o kadar isteksizdir.  İmgelerin gelip geçiciliği, zaten yolculuğun temalarından biri konumundadır. Bu anlamda yolculuk, modern Türkiye şiirinde ele alındığı bağlamıyla, bir yere gitmekten çok, gitmek üzerine kuruludur. Varılan yerin kendi görünümünden, çok, giden kişinin içsel dünyası önemlidir. Yer’in geçmişi değil, yolcunun ardında bıraktığı izlerin peşinde sürükleniştir söz konusu olan. Otel de bu izleri, yaşamın monotonluğu içinde yapılan bu kaçamağın ruhuna uygun biçimde ortaya dökmez. Ancak bu kaçamağa zemin hazırlamak için ona uygun bir görsellikle donanır. Edebiyatın ele aldığı yolculuk teması, bu anlamıyla gündelik yaşam ve toplumsal normlardan bir kaçışı ifade etmektedir. Bu kavrayış ise görme tekniklerini bu süre zarfında başkalaştırması ile temsil edilmektedir. Bu bir yüzleşmedir. Yolculuğun ve otelin görselliği, yolcunun sırtındaki yükleri almak içindir. Kendi içine doldurduklarını görmesi için, dışarıyı kapamaktır biraz. Bu sisin içinde insanın görebileceklerinden biri kendisidir de. Ve sisin içinde ne mi vardır? Sis.  

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s