Efe Duyan

Metinler

Mimarlıkta İmgenin Labirenti

Posted by fuydan on March 7, 2006

Efe Duyan
 
1
Taa Mısır Piramitleri’ne kadar gidilebilir. Buna geri gitmek demek bile doğru olmaz. Giza’nın geometrik coşkusudur ne heykel ne mimari olarak adlandırılabiliecek. Ölçeği ve sadeliği afalltıcıdır. Gotik katedrallerin ruhsal bir dışavurumu barındıran organik yapısı ise başka açıdan hem heykel hem mimarlıktır.


Mimarlık, yapıya indirgenemeyecek başka bir yapıyla ilintilidir. Denis Hollier’in Bataille üzerine yazdığı Against Architecture’da mimarlığın yalnızca barınmak ihtiyacı ile ilgili olmadığı, hatta bu işlevselliğin aşıldığı yerlerde mimarlığın ortaya çıktığı vurgulanır. Kuşkusuz Hollier’in mimarlık ile felsefe arasında kurduğu ilişki geniş bir yelpazeye uzanmaktadır ve tekil yapılarda somutlaşmayı gerektirmemektedir.“Mimarlık diğer bütün niteliklerden once sunumun mekanına özdeştir. Yalnızca bina olmaktan çıktığı andan itibaren her zaman kendinden başka bir şeyi ifade etmektedir.”
Mimarlığın yalnızca heykelsilik kesiştiği noktlarda değerli olduğunu düşünmemek gerekiyor elbette.
Ancak mimarlığın “barınak” olmanın pekçok defa ötesine geçitiği de eklenmelidir.
 Etienne-Louis boulle’nin Newton anıtı, bir bütün olarak aydınlanma dönemini simgelemektedir. Bir anıtkabri aşan kapsamda ileti buketi  ile donatıldığı açıktır.
Brancusi’nin yüzyıl başında New York’u gemiden ilk kez gördüğünde, atölyesine benzetmesi boşuna değildir. Çalışmaları ile gökdelenlerin kübist karmaşası arasındaki bağ, Sonsuz Kolon heykelinden yola çıkarak 122 metrelik bir gökdelen önerisi getirmesi, bir yapının kavramsal düzlemde basit bir simgeselliğin ötesine geçebileceğini ifade etmektedir.
Üzerinden yarım yüzyıl geçmekle birlikte, Libeskind’in Jewish Museum’un akslarından birinin bitimindeki Soykırım Kulesi ile Moshe Safdie’nin bir tepeyi delip geçerek gökyüzüne açılan müzesi, birer müze olmanın ötesindedirler. Somutlaştırdıkları işlevi dönüştürerek, ona yeni bir içerik yükleyebilmişlerdir.
Giocomettinin, heykeli yerleştirdiği plaza ile birlikte tanımlamaya başlamaıs, boşluğun heykelin bir malzemelerinden biri olabiliceğini göstermekteydi.
Sonuç itibariyle, heykel taşa anlam vermektir. İki tuğlayı yan yana koyar koymaz, çekici keskiye dokundurduğu anda, hatta, temel için toprak kazılır kazılmaz, anlam oluşmaya başlar.  Bir şey inşa edilecektir. İnsan yaşamına biçim vermek, basit bir barınak yapmak değildir. Oluşturulan yapı, barındırdığı şeyi etkiler ister istemez.
Göze hoş gelen, kullanışlı ve sağlam gibi iyi mimarlığın sıfatları mimarlığın bir belirlenen olarak tasarlandığı örnekler için geçerlidir. Ancak mekanın dönüştürücü gizilgücüyle yüzleşebilen, mekanı olduğu kadar hatta onunla birlikte mekanın anlamını da tasarlamak mümküdür.
2
Denis Hollier’in metafor ve mimarlık arasında kurduğu köprü felsefeden mimarlığa olmaktan çok mimarlıktan felsefeye doğrudur. Hatta daha çok mimarlığın kendisi bir metafordur. Mimari terminoloji, bir sistemden bahsederken kullanılmaması neredeyse imkansız bir alandır. Geçerlilik, oluşturulmuş yapının parçası olup olmamaya bağlıdır. Mimarlık, sistemin sistemi olarak da algılanabilir. Her sistem bir mimari sayesinde evrensel geçerliliğini korur.
„Anlamın tapınağı, başka bir şeyi ifade eden her tür ürün üzerinde egemenlik kurar, onları tekleştirir; aynı şey olmaya zorlar, kendi içinde tutarlı sistemi onaylar.”
Düşüncenin masum olmadığı aşkardır. Her düşünce başka düzlemlerde ideolojik çıktıları ve birlikte varolur. Düşünsel bir sistem oluşturmanın birbedeli vardır.
„Sistem monolitik olmaya eğilimlidir. Bu bir çeşit dev ama içsel bir monologtur. Duyulmaz bile. Başkalık, dışlanmıştır. Dışarıdan başka bir yeri yoktur. Sessizliğe mahkum edilmiş, maddenin içine sesini duyuramayan, bir dışarısıdır.“
Bu noktada, mimarlık ile monolitik bir düşünsel dizgenin bağı belirmeye başlar. Egemen olan, kendi “içerisini” kesin sınırlarla belirlemiştir. Artık boşluk, içerisive dışarısı diye ayrılmıştır.
“Anıt ve piramit bir yeri örtmek için oradadırlar. Bir boşluğu doldurmak için: Ölüm tarafından bırakılan boşluğu. Ölüm görünmemelidir, yer kaplamamalıdır. Onun yerini mezar taşları örtecektir. (…) Ölüm, bilinen her şeyin diğeridir. Bütün tutarlı yapıyı tehdit etmektedir.”
Sistemin ve baskının mekansallaşması mümkündür. Burada piramit ve genel olarak mimarlık bir benzetmedir ancak bu durum mekanın insan yaşamı üzerinde dönüştürücü bir etkisi olmasını engellemez. Tam da bu yüzden piramite karşıt bir mekansallık önermek mümkündür.
“İnsan varoluşunun labirent yapısının huzur kaçırıcı görünümü keşfederek sözcüklerin sürekli olarak dolandığı yolları izlemek gereklidir.”
Aslında labirentle somutlanan bir çerçeve, insan zihninin özgür hatta başı boş ve gönlünce hareket edebilmesi bir olasılıktır. Kuşkusuz labirent, bir özgür düşünce benzetmesi değildir. Nihilizmin sınırlarında bir yeraltı ülkesidir.
“Labirent karşıtlıkların ayrıştığı mekandır. Karmaşıklaşarak büyürler. (…) Dilsel işlevin üzerine oturduğu system çöker, kendi kendine çözülür, kendi ürünleri tarafından sıkıştırılır.”
Hollier’in Bataille’den ödünç aldığı lairent kavramı, insan aklının kendi karmaşası ve hareketliliğinin özgür biçimde ifadesini bulabileceği yerdir. Labirent bütünüyle tarif edilebilir, tam tamına tanımlanabilir bir şey değildir. Labirent keşfedilebilir bir yer değildir. Süreklileşmiş bir karasızlık anıdır. Ne içinde rahatça yaşanabilir, ne dışına çıkalabilir bir yerdir.
“Labirent güvenli bir yer değildir; ne var ki yönlerin birbirine girmiş olduğu bu mekanda  yolunu yitirmiş olan kişi bir ihtimal adımlarını bir dansa dönüştürebilir(…): Labirent sarhoş bir mekandır.”
Labirent bu anlamda kaybolmuşluğun insanla uyumlu hale geldiği bir süreçtir. Başkalığın kabul edilebilir olduğu, dışlanmak diye bir şeyin olmadığı, görünen düzenin altında yatan gizemin tüm karmaşıklığı ile kendini dışa vurduğu bir mekandır.
Bu anlamda labirent aslında asla inşa edilebilir değildir.
İnşa edildiği anda labirent, labirentlikten uzaklaşır.
Ancak mimarlık, inşa etmeye değil, insanın şimdiki zamanda özgürleştirmeye yönelik bir inşa edilmemiş mekan inşa edemez mi?
Belki de bir labirent bulmak mümkündür?
 
 
 
 
 
Ek
Labirent üzerinde ortaya konulan tartışma, doğrudan ve sadece mimarlık üzerine değil. Mekanın insan düşüncesinde çağrışımları, mimarlığı çeşitli noktalarda felsefe ve eleştirel düşünce ile kesiştiriyor.
Bu kesişim noktalarından yola çıkarak bir bina yapılamaz. Ancak mimarlığa ve insan yaşamına dair belli süreklilikler geliştirmek söz konusudur. Binalar ise, ancak belli göndermeler zinciri ile bu düşünsel devinime bağlanabilir.
Böyle bağlantıları, mimarlığın başka başka noktalarında yakalamak söz konusu olabilir. Böyle bir tarih okuması yapmak ise pek mümkün gözükmemektedir. Çünkü, tarihin kendi süreklilik kopuş dinamiği içinde bir eğilimle örtüşmemektedir. Rastlantısaldır. Ya da mimarlık tarihini, mimarinin oluşturduğu bilinçlilik anlarına yakıştırarak yeniden değerlendirmek, zorlama kaçabilir. Ancak mimarlığın, daha doğrusu mekanın, donatıldığı işlevlerin basit bir toplamı olmaktan öteye geçerek, kullanıcısıyla diyaloğa giren bir metin haline dönüşmesi olanaklıdır.
Bazı durumlarda, bu rastlantı, başlı başına tasarlanmış olabilmektedir. Başka bir deyişle, mimarlık, klasik şemalarını aşarak, bütüncül bir imge etrafında üretilebilir.
Bir diğer tartışma konusu Tindaya Dağı’nın mimari bir ürün sayılıp sayılamayacağıdır. Hiç bir malzeme kullanılmadan gerçekleştirilmiş bir projedir. Tindaya Dağı projesinin temel düşüncesi dağın içine ışık ve mekan sokmaktır. Yani varolan bir hacmi mekana dönüştürmek. Eduardo Chillida bu işi dağdan tek bir taş bile dışarı taşımadan yapmayı hedeflemiş. Mekan çok büyük görünse de toplam hacmin yalnızca %0.3’nü kaplıyor. Üç bölmeden söz edilebilir. Merkez oda, yatay geçit ve dikey geçit. Ziyaretçiler heykele yatay geçitten giriyorlar. Merkez odaya bağlanan dikey geçitten ise ay ve güneş görülebiliyor.
Kanarya adalarında kutsal sayılan bir dağ olan Tindaya’nın içinde dışarıdan farkedilmeyen bir mekan yerleştirilmiş durumda. Ancak içeriden güneş ışığını ve ay ışığını görebilecekler.
Bir dağın içinde olmak düşüncesi, dahası dağın içinden ufku ve gökyüzünü görebilmek başlı başına sınırları zorlayıcı. Dağ simgesel olarak, bir doluluk ve aşılamamazlık ifade ederken şimdi içine insanın girmesi ve aynı yerden gökyüzünü ve denizi görmesini dahası onlarla baş başa kalması için bir fırsat sunuyor. Mekan, belki de en olmaması gereken yerde. Boşluk, doluluğun içine sızmış durumda. Chillida, bunun her renkten her ırktan tüm insanlar için bir hoşgörü heykeli olduğunu belirtiyor. Tindaya dağı’nın içi herhangi bir mekan olmanın ötesindedir. İçeride sadece güneş ve ay vardır; ve sadece deniz ve gökyüzü. Tüm fazlalıklardan arındırılmıtır. İçeride kimsenin bir diğerinden farkı kalmayacaktır. Mekanın oluşturduğu ruhsallık dışında her tür özelliğinden uzaklaşır insan. Kazılmış bir taşın içinde, hayat için sadece gerçekten “önemli” şeylerle baş başadır. Dağın içine yerleştirilmiş mekan, ruhun yeniden canlandırılmasıdır.
Chillida’nın benzer temayı daha küçük ölçeklerde işlemiş olduğu ve aynı zaman-dışılığın hissedilebileceğinden bahsedilebilir. Zamanın ötesinde insanın özünün varlığı üzerine bir tartışma değil, başka çağda yaşamış bir insanın da aynı mekanda aynı hisleri yaşayacağı düşüncesidir önemli olan. Bu durum da Chillida’nın mekanını zaman-dışı yapmaktan çok tam da zaman-içi haline getiriyor.
Benzer bir zaman-içilik Fransız R&Sie için de söz konusudur.
R&Sie’nin mimarlık anlayışını belirleyen pek çok özellikten bahsedilebilir. Hayranlık uyandıracak bir kavramsal genişlikte üretmenin yanı sıra, mimarlığı çevresiyle etkileşen bir organizma olarak ele almaları belirtilmelidir. Sürekli tepki vermelidir mimarlık, zamanın içinde olmalıdır. Çünkü, yaşamın “sürdürülmesi” içindir. Mosquito Bottleneck projesi, yaşamın sürdürülmesi üzerindedir.

Trinidad’da tasarladıkları ev bu anlamda somut bir mimari sorunun, sorunun çok ötesine geçilerek çözümlenmesidir. Tropikal iklimin başta gelen sıkıntılarından biri, hele de ormanın göbeğinde bir ev yapılacaksa, sineklerdir. Sinek sorunun çözmek için, sineklerin kökünü kurutmak yaygın bir anlayıştır. R&Sie ise, konuyu bambaşka bir noktadan ele almış, sineklerle insanların birlikte yaşabilecekleri bir simbiyoz yaşam formu oluşturmuştur.
 
Yapısal olarak bir Klein şişesi gibi çalışan yapı, işlevini yerine getiriyor, ancak bu işlevi bir belirleyen olarak ele almıyor. İnsanlar Klein Şişesi modelinde bir düzlemde, sinekler bir diğer düzlemde yaşıyorlar. Yani doğrudan temas etmeden ama yine de birbirleri için gerekli koşullarını tehdit etmeden sürüyor yaşam. Sineklerin ciddi sıkıntı yarattığı bir iklimde ve coğrafyada, sineklerden kurtulmak yerine onlarla birlikte yaşamak, aslında dışladığımız her şeyin dışlanmak zorunda olmadığını da simgeliyor. Doğadan yalıtılmak yerine doğanın içinde, ona adapte olabilmek mümkün görünüyor.
Aynı şekilde, sineklerin belli zararları olmakla birlikte, kentli insanın sinek imgesinin bu zarar ile doğrudan da bir ilgisi yoktur. Sinekleri ve benzeri hayvanları iğrenç bulunduğu bilinir. Oysa François Roche’un yapısında sineklerin yaşam alanı şeffaf bölmelerle ayrılıyor, sineklerin yuvalarından yumurtlama süreçlerine kadar yaşamları insan yaşamından uzak tutulmuyor. Bilinen ancak görmezden gelinen bir çok şeyin tersine, insan kendi kabulleri ve tercihleri dışında kalan bütünlükle dürüst bir ilişki kurabiliyor. Aynı mekanda bir arada yaşamak mümkün olmasa da, bir canlı türünün ya da herhangi bir farklılığın duvarların dışına hapsedilmesi gerekmez. Bu anlamda Mosquito Bootleneck projesi, işlevsel verileri birer parametreye çevirerek, onu ters yüz etmeyi becerebilmiştir. Düşünsel yükünden ayrı tutulamayacak bu evin içinde çarpıcı bir imge barınmaktadır..
 
R&Sie’nin biyolojik referanslı çalışma tarzından biraz farklı olmakla birlikte, Blur Building de “yaşayan” bir makinadır. Diller+Scofidio’nun Yverdon-les-Bains’de 2002 yılında Swiss Expo için yaptıları bir yapıdır. Dışına sürekli tepki verir. Yapıya adını veren özellik binanın sis üretmesidir. Deneysel ve teknolojik olarak ilginç özelliklere sahip olmakla birlikte, yapıyı başka bir düzleme çeken nitelik, barındırdığı imgedir.
Yapıyı saran sis bulutuna yaklaştıkça, görsel ve işitsel referanslar, hatta mekanın kendisi bile siliniyor. Beyazlığın devindiği bir mekansızlık içinden giriliyor yapıya. Biçimlerin eridiği, ölçeğin yok olduğu, niteliklerin, derinliğin, yüzeyin bulunmadığı bir ortam. Serbestçe gezinmenin önünde hiç bir engel yok. Bir yönlendirme söz konusu değil. Yalnızca gölgelerin izinin sürülebilirdir.
Bu anlamda mekan, diyaloğun gündelik kalıplarından kopulmuştur. İletişim imkansız olmamakla birlikte, başka bir boyuta geçmiştir. Görülen şeyin gerçeklikle ilişkisi değişivermiştir. Bu bağlantıyı sorgulamamanın imkanı yoktur. Görünen şey, yalnızca bir görünendir.
Mekanı sisle kaplama düşüncesi, proje danışmanlarından biri olan Fujiko Nakaya’ya ait olmakla birlikte, sisin bina tarafından sudan üretilmesi belirsizliğin bu mekanını daha da farklılaştırıyor. Suyun üzerindebir iskele gibi duran ve barında her çeşit suyun servis yapıldığı bir binada, vücudunun %70’i sudan oluşan, su olmadan 48 saatten fazla yaşamayacak olan canlılar, suyun başka bir haliyle karşılaşıyorlar. Suyun bir başka doğal halinin, mümkün olduğu duygusu öne çıkıyor. Su yaşamın yapı taşı olmakla birlikte, sınırların ve bedenin belirsizleşmesine de yol açabiliyor.
Yapının mümkün hale getirdiği deneyim, gündelik yaşamla ve insan zihninde, hayatın şeffaflığına dair bir gönderme yapmayı hedefliyor. Doğrular, inançlar, alışkanlıklardan oluşan bir yaşantıda, gezegenin aslında o kadar da hakimiyet altında olmadığı düşüncesini ortaya atıyor.
Dışarında bir sis bulutu olarak görülen ve biçimi hava koşullarına göre değişen Blur Building, bu anlamda görsel bir ileti olarak okunmalıdır. İçeriden ise, tam tersine bir görmeme süreci söz konusudur. Bu zıtlık yine binayı oluşturan imgenin bir parçası konumundadır.
Yaşamın, kendi biçimsizliği, insanın ona verdiği biçimlerle belki de değişmemektedir. Belki dünyaya yüklediğimiz ne varsa, yükleyene aittir. Blur building, insan yapımı bir kendiliğindenlik ve belirsizlikle bu soruyu sordurmak için oradadır.
 

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

 
%d bloggers like this: