Efe Duyan

Metinler

Nâzım ile Piraye

Yazar fuydan Şubat 7, 2008

Nâzım Hikmet’in şiirlerine konu olmuş Kerem ile Aslı, Tahir ile Zühre, Ferhat ile Şirin gibi: Nâzım ile Piraye…

Onlar da bir türlü kavuşamadılar halk masallarının âşıkları gibi.

Sevdaları mutlu bitmedi.

Ama sevdaları dillerde dolaştı, dolaşıyor.

 PİRAYE’DEN ÖNCE 

Yıl 928. Nâzım, Sovyetler’den ikinci kez döner.

İlk gidişi Kurtuluş Savaşı yıllarındadır. Yıkılmış bir imparatorluğun ardından Anadolu’ya, mücadaleye katılmak için giden genç Nâzım, sonradan cumhuriyeti ilan edecek Kemalist kadroların ufkuyla yetinemeyeceğinin anlaşılması üzerine çıkar yola. Yeni bir ülke hayalinin peşinden, Bolşevizmin cazibesine kapılıp dünyanın ilk sosyalist ülkesini görmek için Sovyetler Birliği’ne gider. İlk dönüşünün ardından çıkan Takrir-i Sükun Yasası, aynı zamanda Türkiye’de daha emekleme aşamasındaki komünist hareket için de ağır bir darbe olacaktır. Nâzım bir süre İzmir’de siyasal faaliyetlerine devam ederken bir yandan da saklanacak, sonrasında ise ikinci kez Sovyetler’e gidecektir.

Sovyetler’de geçen yıllar içinde Nâzım’ın dünyası değişir, zenginleşir.

Yıl 929’dur. Önce düzeltmen olarak çalışmaya başladığı Resimli Ay Dergisi’nde, Türkiye edebiyatının en cüretli polemiklerinden biri olan “Putları Yıkıyoruz” kampanyasını açar. 30’ların başında, muhalif kanatta da olsa, hem TKP’nin içinde önemli bir rol oynuyor, hem de edebiyat dünyasında şaşırtıcı çıkışını sürdürüyordur. Serbest nazımla yazıdığı şiirler, biçimsel olarak Türk şiirinde çığır açıcı bir rol oynarken, ele aldığı konular Türkiye’de edebiyatın muhalif geleneğine yepyeni boyutlar katacaktır.

‘30’ların başı, Nâzım’ın, ardı ardına yeni kitaplar çıkartıp edebiyat ortamında sert polemiklerle muhalif bir rüzgar estirirken, “yıktığı putlar”ın yerini dolduracak bir yazın ormanının ilk ağaçlarını diktiği yıllardı. Bir yandan döneminin kimi önemli oyunlarını yazacak, bir yandan doğmakta olan Türk sinemasında önemli roller oynayacak, bir yandan da Sovyetler’de katıldığı ve “saflarında olmakla övündüğü” Türkiye Komünist Partisi’nde siyasal mücadelesini sürdürecektir.

 DERKEN BİRDEN PİRAYE… 

Nâzım Hikmet Piraye ile işte bu verimli, coşkulu, çocuksu ve sert yıllarında tanışır.

İlk olarak 1922’de yargılanan, Takrir-i Sükun yasasının ardından ağır bir hapse mahkum edilip, yeniden Sovyetler’e dönmek zorunda kalan, 1928’de kısa bir süre hapis yattıktan sonra 1933 tevkifatına kadar da çeşitli davalarla boğuşan Nâzım, 1932’de bir duruşmasında beraat kararının ardından salonu dolduranlarca alkışlanmış ve şiirleri plağa alınan ilk şair olmuştu daha o yıllarda.

“Nâzım’ın daha Türkiye’ye yeni ısınmakta olduğu günlerde 1929 ilkbaharında TKP o yılların en büyük büyük tevkifatına uğruyor. (…) Değişik nedenlerle yargılamalarla geçen yıllardan sonra Nâzım, Mart 1933’te TKP’nin muhalif kanadının siyasi faaliyetleri nedeniyle tutuklanıp yargılanıyor ve ilk kez 4 yıl gibi uzun süreli bir hapis cezasına çarptırılıyor.” [Erden Akbulut, Komintern Belgelerinde Nâzım Hikmet, TÜSTAV Yay., 1. Basım, s.8]

Ve 1948’lere kadar geçecek bu süreçte, Piraye, hep en yakınındaki insan olacaktı.

“Nâzım’ın aklı fikri kavgalarındaydı.Derken birden Piraye çıktı ortaya. (…)Nâzım ile Piraye’nin tanışmaları, yakınlaşmaları önemli sorunlara yol açtı. Piraye’nin aklı çocuklarındaydı. [Kendisini bırakıp Paris’e giden] kocasından daha boşanmamıştı. (…)İkinci kocasını yüreğiyle değil, aklıyla seçmeliydi.(…)Nâzım’ın ailesi de Piraye’ye olumlu bakmıyordu.(…)Piraye ülküsü, özverisiyle son derece etkileyici olan bu yakışıklı şaire kapılmaması gerektiğini anlıyor, (…) onun kendisinden uzaklaşmasını sağlamaya çalışıyordu.Nâzım’ı kendisinden soğutmak için söylediği sözler, şamar gibi şiirlere konu olunca, bu kez de kızıyor üzülüyordu.Ne yapsa boşunaydı. Karşısında tuttuğunu koparan, ayrıca sevdasını dile getirmeyi çok iyi bilen bir insan vardı.”[Nâzım Hikmet, Memet Fuat, Adam Yay., 3. basım, s. 130-5]

Piraye ile yaşayacakları aşk, onun çocuksuluğundan da verimliliğinden de hiçbir şey kaybettirmeyecek, tam tersine Piraye, Nâzım Hikmet’in en güvendiği, en fazla güç ve ilham aldığı insan olacaktır. “Cezaevinden Memet Fuat’a Mektuplar”da şu satırlarını okuruz Nâzım’ın:

“Anneni tanıyıncaya kadar, muhteva meselesinde bir bakıma sekterdim. Meselâ insanlar arasındaki sevda münasabetlerini yazmadım. Anneni tanıdıktan sonra onun yaratıcı tesiriyle bundan da kurtuldum. Bir sevda şiirini, bir kavga şiiri kadar seviyor ve sayıyorum.”
 PİRAYE’YE YAZILAN İLK DÖNEM ŞİİRLERİ Mor Menekşe, Aç Dostlar ve Altın Gözlü Çocuk Abe şair,
bizim de bir çift sözümüz var
                                      «aşka dair.»
O meretten biz de çakarız
                                    biraz..
(…)deli çığlıklar atıp avaz avaz  burnumun dibinden gelip geçti de yaz,
ben, bir demet mor menekşe olsun
                                               getiremedim
                                                                 sana!
Ne haltedek,
      dostların karnı açtı
                           kıydık menekşe parasına!
                                                                       1930 

Nâzım’ın ‘20’lerden ‘30’ların ortalarına kadar yazdığı şiirlerin çoğunluğu genel bir deklarasyon özelliği taşır. Genç bir adamın etkili ve yenilikçi bir sesle hayata sosyalist bir açıdan bakışının damgası açıkça hissedilir bu döneminde.

“Mor Menekşe, Aç Dostlar ve Altın Gözlü Çocuk” şiiriyle bu çizgiden çıkmasa da, sevdanın böylesi kararlı ve tok bir eda ile dile getirilişi edebiyat açısından yeniydi. Nâzım Hikmet’in serbest nazımın içinde kendine açtığı özgün kanalın dizelerinden aldığı taşkınlık ve akıcılık, bu şiirin dikkat çeken yanlarındandır. Şiir asıl gücünü ise, yoksul dostlarla ve bir kadın arasındaki çelişkiden alır. Bir yandan, simgesel de olsa, sevdiği kadına çiçek alamadığına hayıflanan şair, diğer yandan bu duyguyu pişman bir tonlama ile değil, kendinden emin bir şekilde dile getirmektedir. Bir mazaret göstermek yerine, tutumunu haklı çıkartan bir güven duygusu sezilir şiirin tümünden. Aşk, her ne kadar güzellense de, soyut bir yalnızlık içinde yüceltilmez. Hayatın somutluğunun içinde yaşanır ve “dostlar”a yardım etmek ihtiyacı, en az sevda kadar can alıcıdır. Şiirin en önemli özelliği, birbirine karşıt biçimde şiire yerleştirilmiş iki duygunun ikisinin de birbirini bütünleyen bir sevinç oluşturabilmesindedir.

 Mavi Gözlü Dev, Minnacık Kadın ve Hanımelleri O mavi gözlü bir devdi.
Minnacık bir kadın sevdi.
Kadının hayali minnacık bir evdi,
                       bahçesinde ebruliii
                                 hanımeli
                                              açan bir ev.
 

Sevda şiirinde siyasal mücadeleyi iç içe ele alan bu şiiri ise, Nâzım Hikmet’in aşka ve Piraye’ye bakışının ilk izlerini taşır.

Dolu dizgindir şairin sevgisi.

Ve bu sevgi, hayatta her şeyin dışında, ötesinde değil, hayatın tümünü kapsayan bir kavganın parçası olmalıdır.

Şiir, her ne kadar sert bir eleştiri içerse de, taşıdığı ironi ile bir ayrılış şiirinden çok bir çağrı şiiridir. “Minnacık kadın”ın küçük dünyası ile alay edilirken, kadına yönelik sevginin gerçek olduğu da anlaşılmaktadır şiirde. Kadına, hayatında yer açmak isteyen bir devrimcinin içten dizeleri, aşk acısının burukluğunda biraz acımasız bir görünüm almıştır. Yine de, kadına ve hayata bambaşka bir bakış acısının, yaşanmışlık barındıran, okuyanı içine alıveren dizeleridir “mavi gözlü dev”in söyledikleri. Kadın, feodal toplumun geleneksel çerçevesinden de, sermaye düzenin yapay özgürlüğünden de öte, gerçek bir eş, bir eşlikçi olarak hayal edilmekte, hayallerin ve mücadelenin bir parçası olmaya çağrılmaktadır. “Mavi gözlü dev”, hayatı, hayatını, ufkunu ve mücadelesini paylaşmak istemektedir. “Mavi Gözlü Dev, Minnacık Kadın ve Hanımelleri”, her ne kadar alttan alta yalnızlıktan kurtulma gereksiniminin bir şiiri olsa da, ne aşk acısı ne yalnızlık Nâzım’ın sosyalizm inancını örtecek ilahi bir örtü olamayacaktır.

“Bu arada Nâzım ile Piraye’nin savaşa dönüşen çekişmeleri de sona ermiş, 1932 yılı başlarında birbirlerine ayrılmayacak kadar bağlandıklarını gören iki sevgili, evlenmeye karar vermişlerdi.Piraye’den başka herkesin çok sevdiği “Mavi Gözlü Dev” şiirinin sonunda,“dev gibi sevgilere ancak bir mezar olacağı söylenen “bahçesinde ebruli hanımeli açan ev”in bunu bile beceremediği böylece anlaşılmış, Nâzım o dizeleri şöyle değiştirmişti : Şimdi anlıyor ki mavi gözlü dev,
dev gibi sevgilere mezar bile olamaz:
bahçesinde ebruliiiii
                         hanımeli
                                   açan ev..”

                                                           [Nâzım Hikmet: 129]

Bir Ayrılış Hikayesi Erkek kadına dedi ki:
-Seni seviyorum,
ama nasıl,
kilometrelerle derin, kilometrelerle dümdüz,
yüzde yüz, yüzde bin beş yüz,
                        yüzde hudutsuz kere yüz…
(…)

Sen
     yürümelisin,
                   beni bırakarak…
Kadın sustu.

SARILDILAR

Bir kitap düştü yere…
Kapandı bir pencere…

AYRILDILAR…

 

“Bir Ayrılış Hikayesi” şiiri, yine Piraye ile ilişkilerini yoluna koyma sürecinde yaşadıkları sıkıntıları ifade eder. Yine, sosyalizm kavgası ile sevda arasındaki gerilimdir şiirin konusu. Mücadelenin gerekleri, sevdayı içeremez gibi görünür başta.

Sevgi “hudutsuz”, “yürüyüş” vazgeçilmezdir.

Nâzım Hikmet, bu şiirde dile getirdiği uyuşmazlığı, bir yenilgi havası içinde değil, hüzünlü ama coşkulu bir biçimde aktaracaktır. Şiirinde dile gelen dünyayı değiştirme tutkusu, birlikteliğin önüne çıkmış gibi görünse de, ayrılığı bile çekilir, hatta doğal hale getiriyor, sevgiyi yok etmek yerine ayrılığa rağmen sevgiyi içererek yaşatabiliyordu. Bu anlamda, ayrılığa yol açan mücadele pratiği, sevgiyi ve coşkuyu aslında çoğaltmakta ve hayata katmaktadır. Böylelikle, siyasi mücadele ile bir insana duyulan sevgi, bu en imkânsız durumda bile, birbirinin içine yediriliyor, belki de ilk kez sol düşüncenin bir sevebilme becerisi olduğu, dolaylı olarak da olsa ifade ediliyordu.

Burada dikkat çekici bir diğer nokta, şiirin görselliğidir. Bir kısa film şeklinde kurgulanmış şiir, tek tek dizelerden olduğu kadar, görselliğinden ve sinematografik kurgusunda da güç alır. Ressam olan annesi Celile Hanım’ın da etkisiyle olsa gerek, kendisi de resim yapan, ‘40’larda Balaban’ı keşfedip, onu resme başlatan ve resim konusunda hayatı boyunca çok ilgili olacak Nâzım Hikmet, bilindiği üzere ‘30’lu yıllar boyunca yeni doğan Türk sinemasının filmlerinin çok önemli bir bölümünün senaryosunu yazmış, dönemin tek yönetmeni denilebilecek Muhsin Ertuğrul’un yardımcılığını yapmış ve bugün elimizde olmayan “Güneşe Yolculuk” filmini çevirmiştir (bkz. Oğuz Makal, Beyazperdede ve Sahnede Nâzım Hikmet, YGS Yay.). “Bir Ayrılış Hikayesi”, ‘40’larda ve ‘50’lerde, özellikle de “Memleketimden İnsan Manzaraları” ve “Saman Sarısı”nda doruğa çıkan sinemaografik öğelerin belirgin olduğu ilk şiirlerindendir Nâzım’ın.

 Karıma Mektup 

Yıl 1933’tür. ’33 Tevkifatında Nâzım Hikmet de tutuklanır.

“Temyiz 5 yıllık cezasını bozunca Nâzım yeniden yargılandı. Bu kere 4 yıl ceza yedi. 3 yılı Cumhuriyet’in onuncu yıldönünmünde çıkarılan genel bağışlama yasasından indirilince, geriye 1 yıl kalıyordu. Oysa Nâzım 1.5 yıldır içerdeydi. Böylece 6 ay fazlasıyla cezasını çekmiş olarak serbest bırakıldı.”[Nâzım ile Piraye, Nâzım Hikmet, Mektupları der. Memet Fuat, De Yay., İkinci Baskı, s.50]Karıma Mektup şiiri 1933’te hapisteyken yazılacaktır. Ancak Nâzım ile Piraye, ancak 31 Ocak 1935 yılında evlenebileceklerdi.“Nâzım’ın üçüncü Piraye’nin ikinci evliliğiydi.Delikanlılığı Kadıköy’de, Moda’da (…) türlü çapkınlıklarla geçiren geçiren Nâzım, Moskova’daki serbest ortamda uçarılığını sürdürürken birtakım unutulmaz aşklar da yaşamıştı. Ayrıca önce Nüzhet Hanımla, sonra Dr. Lena’yla da aşık olarak evlenmişti. Genç yaşta böyle iki kez evlenmesi, çok kadınlı bir yaşam özlediğini değil, tam tersine, birine sevdalanıp, onunla birlikte yaşamak istediğini gösteriyordu.”Hele 1935’te otuz üç yaşına gelmişken artık kesinlikle çevresine aranarak bakan bir delikanlı havasında değildi.” [Nâzım Hikmet: 143] “(…) yaşarsın, kalbimin kızıl saçlı bacısıen fazla bir yıl sürer                        yirminci asırlarda                                               ölüm acısı(…)Fakat emin ol ki sevgili; zavallı bir çingenenin                         kıllı, siyah bir örümceğe benzeyen eli                                                           geçirecekse eğer                                                                       ipi boğazıma mavi gözlerimde korkuyu görmek için                                                boşuna bakacaklar                                                                        Nâzıma! 

Yayımlandığı dönem, dillerden düşmeyen bu şiir, sadeliği ile de şaşırtıcıdır.

Bundan önceki şiirlerinde şiirin beslendiği biçimsel öğelerin ön planda olmasına rağmen, bu şiirin gündelik konuşma tarzı, şiiri bir samimiyet havası ile sarmaktadır.

Müthiş kompozisyonu ile bu samimi eda yan yana gelince ortaya bu vurucu şiir çıkmıştır.

Kuşkusuz, şiirin samimi havası, şiirin içine yedirilmiş öyküselliğin de dozunu arttırmaktadır.

“Karıma Mektup” şiiri, örneğin daha çok piyese yakın “Benerci Kendini Niçin Öldürdü”nün de sahip olduğu benzer bir öyküleyici kurguyu barındırır. Veya “Jakond ile Sİ-YA-U”nun fantastik ve grotesk kuruluşu da şiirin klasik sınırlarının zorlandığını göstermektedir. Ancak bu şiir, önceki denemelerinin ötesinde bir söyleyişe kavuşur.

Bu şiirde kullandığı “mektup tarzı”nı “Taranta Babu’ya Mektuplar”da geliştirecek ve “Memleketimden İnsan Manzaraları”nın içine yedireceği “Ayşe’nin Mektupları”nda başka bir aşamaya sıçratacaktır.

 Haydi bunları boşver.Bunlar uzak bir ihtimal.Paran varsa eğer            bana fanile bir don al,tuttu bacağımın siyatik ağrısı.Ve unutma kidaima iyi şeyler düşünmeli                                   bir mahpusun karısı. 

Bu şiirlerden anlaşılacağı üzere, Nâzım Hikmet’in şiirsel serüveninde Piraye’ye yazılmış ilk şiirlerin önemi büyüktür. Nâzım Hikmet, yenilikçi üslubu ve devrimci tavrı ile kaleme aldığı şiirlerine, bu sayede bambaşka bir incelik katabilmiş ve bu bireşimin izinde neredeyse görünmez sadelikte biçimsel yeniliklere ulaşmıştır.

“Ben o yazdıklarımı ancak sana yazabilirdim. Çünkü şu kâinat denen nesnenin içinde en çok sevdiğim yürek, üstüne en çok titrediğim insan kalbi senin göğsündekidir. Ve ben işte böyle, büyük ve korkunç bir tezat cehenneminin içinde yanarak, bu en aziz bildiğim kalbin üstüne delice saldırdım… Bana acı demiyorum. Yalnız ıstırabıma hürmet et ve sana ne kadar bağlı olduğumu anla… Sen benim yalnız arkadaşım değilsin, yalnız arkadaşlığımız beni doyurmaz, ben aramızda yalnız arkadaşlık rabıtalarıyla iktifa edemem. Sen her şeyimsin benim. Ve bu her şeyden bir küçücük zerre bile eksilse ben bomboş kalırım. Emin ol ki hiçbir insan başka bir insanın önünde bütün deliliklerini, ruhunun bütün korkunç taraflarını bu kadar açıkça itiraf etmek cesaretini gösterememiştir.”[21 Birincikanun 1933; Nâzım ile Piraye: 34]
 YATAR BURSA KALESİNDE  “Nâzım gene İpek film stüdyosunda çalışmaya başlamıştı. Erenköy’den gidip gelmek çok güç oluyordu. 1936’da Cihangir’de yedi katlı bir apartımanın tepesindeki minicik bir çekme kata taşındılar: Nâzım, Piraye, Memet. Bir yıl kadar sonra da, Nişantaşı’nda, stüdyoya yüz metre uzaklıkta daha büyücek, beş odalı bir apartımana geçildi. Nâzım, Piraye, Suzan, Memet, Nâzım’ın üvey annesi Cavide, baba bir kardeşleri Metin ile Fatoş (ikizler), olaylarla dolu 1938 yılına girilirken bu apartmanda hep birlikte oturuyorlardı. 17 Ocak 1938 gecesi, Nâzım konuk gittiği halasının oğlu Celâlettin Ezine’nin evinden polislerce alınarak Ankara’ya götürüldü.” [Nâzım ile Piraye: 50]

1930’ların sonlarında Türkiye’de düzen taşlarını yerine oturtmuştu artık. İngiltere, ABD gibi emperyalist ülkelerle ilişkiler düzelmişti. İtalya ve Almanya’da faşizm yükselirken, Türkiye Kurtuluş Savaşı’ndan bu yana en sadık dostu olan Sovyetler Birliği ile yakınlığının son dönemlerine doğru gelmektedir. İkinci Dünya Savaşı’nda ikircikli hatta ikiyüzlü bir tutum sergileyecek olan Türkiye, savaşın ertesinde bu defa Soğuk Savaş’ın başlamasına adeta katkıda bulunacak ve Sovyetler Birliği ile ilişkiler iyiden iyiye gerilecekti. ‘30’ların sonlarına doğru milliyetçi rüzgarların hızla esmeye başlamasından önce Nâzım Hikmet, Türkiye sosyalist hareketi içinde Kemalizm ile mesafesini koruyabilen az sayıdaki aydından biriydi. 1930’lar, yeni düzenin ileri atılımının sonuna gelindiği, sanayi hamlelerinin, bürokratik düzenlemelerin gerçekleşmesinin ve ülke içinde sınıfsal pozisyonların netleşmesinin ardından, sol üzerindeki siyasal baskının yeni biçimlerle devam edeceği ve başta kültür ve sanat hayatı olmak üzere denetimin neredeyse 1960’ları başlarına kadar iyiden iyiye artmaya başlayacağı bir dönemin başlangıcıydı.

“(…) Ağustos 1934’te özgürlüğüne kavuşan (…) 1938 yılı başlarında nedenleri hâlâ aydınlatılmayı bekleyen büyük bir provakasyonla açılan hem Kara Harp Okulu, hem de Donanma Davalarıyla 30 küsur yıl ağır hapse mahkum edilen Nâzım, 1950 yılının ikinci yarısına kadar cezaevinde kalıyor”. [Komintern Belgelerinde Nâzım Hikmet: 9]

Milliyetçi dalganın yükselip, solcu aydınların kemalizmden uzaklaşmaya başladığı bir dönemde, düzenin sol aydın hareketliliğini denetim altında tutmasının zor olacağı belliydi. ‘30’ların ortasından itibaren, düzen kültür sanat hayatına çok daha kapsamlı müdahaleler yapmaya başlayacak ve Nâzım Hikmet’in etkisinin kırılması bir zorunluluk olacaktı.

“Cumhuriyet’in amacının daha ileri olduğunu sanan ve dalgalara binen aydınlar oldu. Bastıkları toprakların geriye kaymasını ileriye atılım sandılar. Nazım Hikmet bunlardan değil; Nazım Hikmet Kemalist Cumhuriyet’in amacının daha ilerisi olduğu illüzyonuna kapılmadı. (…) Nazım, ileriye atılmış aydın olduğu için, Restorasyon süreci içinde kafese konması gerekiyor”. [Aydın Üzerine Tezler – 4, Yalçın Küçük, Tekin Yayınevi, 2. Basım, s.256]Hukuk dünyanın dışına çıkıldığında, politik dünya içinde düşünüldüğünde, Nazım Hikmet’in hapsedilmesinin niteliği aydınlık kazanıyor.Restorasyon süreci içinde ileriye atılmış Türk aydını Nazım Hikmet’in kafese konması bir kaçınılmazlık olarak duruyor.”[Aydın Üzerine Tezler – 4: 270) Bir Cezaevinde Tecritteki Adamın Mektupları Senin adını kol saatımın kayışına tırnağımla kazıdım.(…)Saat beş karıcığım,Dışarıda susuzluğu                        acayip fısıltısı                                      toprak damıve sonsuzluğun ortasında kımıldanmadan duran                                                bir sıska ve sakat atıyla,yani, kederden çıldırtmak için içerdeki adamıdışarıda bütün ustalığı, bütün takım taklavatıylaağaçsız boşluğa kıpkızıl inmekte bir bozkır akşamı(…)Bugün pazar,Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar.(…)Bu anda ne düşmek dalgalarabu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım.Toprak, güneş ve benBahtiyarım… 

Yaklaşık 13 sene sürecek hapishane hayatında, kendisinin deyimiyle “Bursa Kalesinde” yattığı dönemlerde, Nâzım Hikmet adeta her şiirinin içine Piraye’yi katacaktır. Karısıyla konuşurmuşçasına doğal, bir yandan ona hitap eden, bir yandan ona aşkını dile getiren, ama içine dünyanın dört bir yanından insanları ve kendi iç dünyasını kattığı şiirler yazacaktır.

“Karıcığım,Nihayet iş bitti. Temyiz tasdik etti. On beş seneye mâhkumuz. Aldırma. Ben gayet kuvvetliyim. Mesele herhangi bir mâhkumiyet değil, Nâzım Hikmet’in imhasıdır. Bu bir çeşit Dreyfus davası.” [28 Mayıs 1938 tarihli mektubundan; Nâzım ile Piraye: 82]Piraye, bu süreçte dayandığı, hayata bağlandığı insan oldu.

“Yine Ölüme Dair” şiirinde “Zevcem/ ruhu revanım/ Hatice Pîrâyende,” diye hitap ettiği karısına yazdığı 1939’da bir başka mektubunda, adeta yaşamının muhasebesini yapar ve sonuna, adeti olacağı üzere, yeni bir şiir ekler. Sevdalıdır; dışarıda olmak, ailesiyle bir akşam yemeyi yemek için “hayatından on yıl” vermeyi göze alır.

Pişman değildir yine de: (…)Hangimiz ilkönceNasıl ve nerede ölürsek ölelim,Seninle biz            birbirimiziVe insanların en büyük sevdasını sevebildik                                               -dövüştük onun uğruna-,“yaşadık”            diyebiliriz. Ben kurtarıp kellemi nida ve sual işaretlerinden,büyük kavgada                        açık ve endişesiz                                               girdim safıma.Ve dışında bu safın            toprak ve en                        bana kâfi gelmiyorsunuz.Halbuki sen harikulâde güzelsin                        toprak sıcak ve güzeldir. 

Nâzım Hikmet, 1950 yılına kadar cezaevinde kaldı. Bu süre içerisinde, başta Piraye’ye olmak üzere yüzlerce mektup yazdı; çeşitli şiirlerini dışarı çıkarmanın yollarını buldu, bazılarını adıyla yayımlayabildi ve Orhan Kemal ile Kemal Tahir’in gelişimlerinde büyük rol oynadı.

Nâzım Hikmet adı, 1938’den 1963’e kadar Türkiye’de adeta yasaklı da kalmış olsa, Nâzım, hapiste geçirdiği yıllarda da büyük bir verimlilikle çalıştı. “Kuvayi Milliye”den, “Memleketimden İnsan Manzaraları”na kadar pek çok şiiri, “Ferhat ile Şirin” piyesini, çeşitli senaryo, operet ve çevirileri kaleme aldı. Bu dönemki şiir anlayışı hakkında değerli bir ipucunu Kemal Tahir’e 1948’de yazdığı bir mektupta okuyabiliyoruz:“Şu son senelerde ben şöyle bir -Kristof Kolomb’un yumurtası, yahut belki de Amerika’yı ikinci defa keşfetmek kabilinden- neticeye ulaştım: Bizim insanlarımız, bizleri, sanatkârlarını, hayatlarının her tezahürlerinde okuyabilmeli, sordukları her sualin -sanat bakımından- karşılığını bulabilmeli, yani sevdikleri zaman, aşk şiiri okumak ihtiyacında oldukları zaman, yani dövüştükleri zaman, kavga şiiri okumak ihtiyacında oldukları zaman, yani yenildikleri zaman, ümit şiiri okumak ihtiyacında oldukları zaman, yani muzaffer oldukları zaman, sevinç şiiri okumak ihtiyacında oldukları zaman, yani ihtiyarlamaya başladıkları zaman, ihtiyarlık meselesini çözmek ihtiyacında oldukları zaman, hastalandıkları zaman, cemiyet meselelerini halletmek istedikleri zaman, hasılı insanlarımız her anlarında bizim kitaplarımızı ellerinden bırakmamalıdırlar. Bilmem derdimi anlatabildim mi, biz, diyalektik materyalist realist sanatkârlar hayatın, insan ruhunun her cephesini ele almalıyız.”  Saat 21-22 şiirleri 

“Piraye İçin Yazılmış Saat 21-22 Şiirleri”, artık Piraye duyulan sevginin ne özgürlük beklentisinden, ne de Sovyetler’in “Anayurt Savunması”na duyulan inançtan ayrılamadığı bir duygu ve düşünce dünyasının ürünlerindendir. Piraye, Nâzım’ın içinde biriktirdiği tüm yaşama direncini saran, onu ayakta tutan bir konuma gelmiştir. Bu şiirlerde, dünyaya her baktığında onu daha çok seven ve onu daha da güzelleştirmek isteyen, eşit ve sömürüsüz bir dünyayı daha yakıcı biçimde özleyen bir insan vardır.

“Saat 21-22 Şiirleri”, aşk şiirleridir, Piraye’ye yazılmışlardır, ancak alabildiğine somut biçimde Piraye ile dünyanın yan yana geldiği şiirlerdir. Kavganın yalnızca güncel siyaset alanında değil, yaşamın her yanına sinmesinin önemini anımsatır pek çok dizesi.

 “Ne güzel şey hatırlamak seniSana tahtadan bir şeyler oymalıyım yine :                                                           bir çekmece                                                                        bir yüzük,(…)ve üç metre kadar ipekli dokumalıyım.Ve hemen             fırlayarak yerimdenpenceremde demirlere yapışarakhürriyetin sütbeyaz maviliğine                        sana yazdıklarımı bağıra bağıra okumalıyım… Ne güzel şey hatırlamak seni :ölüm ve zafer haberleri içinden,hapisteve yaşım kırkı geçmiş iken… 

Bu şiirler boyunca Nâzım Hikmet hem sosyalist mücadeleye benzersiz bir şekilde yaklaşmış ve hem de sevdayı hayatın içine katıp, hayattan besleyerek, onu ilahi tahtından indirmiş ve belki bin kat güzelleştirmiştir.

Bir yandan sosyalizm mücadelesinin toplumsal boyutlarını anımsatırken, bir yandan insanın her tür acıya rağmen bu mücadelenin içinden umut çıkarabileceğini göstermiştir. Sevda ise, artık edebiyatta yaşamın ötesinde ve her şeyin üzerinde olduğu oranda mühim ve büyük değildir. Tam tersine, Nâzım ile Piraye’nin ilişkilerinde, sevda yaşamın içinde gündelik dertlerden dünyanın sorunlarına kadar her şeyin arasına karışmış ve insanın karanlık anında kaçış değil ona ışık olabilmiştir.

Nâzım, hem “Saat 21-22 Şiirleri”nde bunu yazabilmiş, hem de Piraye ile aşkını böylesine iç içe, içten ve yoğun yaşamıştır.

 Ayşe’nin Mektupları Yaratıcım, beni halkedenim, her şeyim, en kuvvetlim ve en zayıfım, en akıllım ve en çocuğum. Sen uzun seneler yaşa, nefes al ki ben cehennemin dibinde de olsam senin yeryüzünde ışığı gördüğünü bilmek bana yeter, bana kuvvet ve ümit olur. Hiçbir Türk şairinin şimdiye kadar yazamadığı lirik şiirlerini, senin şiirlerini, bir hususî kâtip itinası ve bir güzel sanatlar meraklısı heyecanı ve vazifesiyle toplayıp tanzim edip tasnif etmekteyim. (…)Nâzım, Piraye’nin yazdığı mektupları şiirleştirmek istemekte, Piraye buna pek yanaşmamaktadır. 1942-43 yıllarında Nâzım gene de bu işi yapacaktır. 13.11.1943 tarihli mektup Piraye’nin şiirleri beğendiği halde yayımlanmalarına izin vermediğini gösteriyor (Memet Fuat’ın dip notu). [Nâzım ile Piraye:153] 1.(…)(farkında mısın                        yalnız gözlerimiz değişmiyor,ve kalıyor hatıralaşmadan orada                        iyi ve kötü çocukluğumuz.)“Babaya mektup yazıyorum, Leylâ”, dedim,“Baba mı?” dedi,                        esnedi.Pek uyku sersemi oluyor bu kız.(…) 2.Babamız, sizi özledik. 

“Ayşe’nin Mektupları”, kimi değişikliklerle de olsa “Memleketimden İnsan Manzaraları”na girecektir. Aslında, yalnızca Piraye’nin mektuplarını şiirleştirmiştir Nâzım. Bu şiirleştirme işlemindeki müdahale de, metinlerin duru ve günlük dili göz önüne alındığında ve mektupların kendisine bakıldığında (isim değişikliklerini vb. saymazsak), büyük boyutlarda değildir.

Nâzım’ın buradaki büyük kaktısı, mektupların şiirsel değerini görebilmesidir.

Mektupların şiirselliği ile Nâzım ile Piraye’nin aşkı arasında önemli bir bağlantı vardır.

Bir yanıyla, mektuplar yan yana geldiklerinde kavuşamayan iki sevgilinin hikayesini barındırırlar. Ancak bu hikayeyi ve mektupları şiirsel kılan, Piraye’nin kimi gündelik olaylara ve aralarındaki aşka yaklaşımıdır. Aslında babasını çok seven Leylâ’nın söyledikleri üzerinden, onu yavaştan unutmaya başladığını ve Ayşe’nin bu unutuşa uyku sersemliğini bahane göstermesine tanık oluruz. Bu basit esneme olayının içinde aslında bir ayrılığın izleri saklıdır. Yaşantının barındırdığı bu duygusal yoğunluk, şiirlerde başka görüntülerle de ifade edilir, güçlendirilir.

Ayşe ile kızı Leylâ’nın mektubu “babamız” diye bitirmeleri, anne kızın bir arada duyumsadıkları yalnızlığı ortaya koyarken, Ayşe’nin kocasına “baba” diye hitap edecek kadar geniş ve açık bir sevgi duyduğunu ifade eder.

Yer yer kocasıyla “sizli bizli” de konuşan Ayşe’nin bu vakur tavrındaki kibarlık ise aslında derin bir hasreti barındırmaktadır. Bu bölümlerin içerdiği gerilim, ayrı düşmenin acısını duyumsatır.

 11.(…)Belki, hele şükür,                        belki, ne yazık,            insan oluyor kızımız artık. 

Kızı büyürken, bir yandan her insan gibi çocuğunun büyümesinden sevinç duyarken, bir yandan da “büyük” insanlara baktıkça ve kızının çocuksuluğunun yitmesinden korkar Ayşe.

“Büyüme”nin barındırdığı evrensel çelişki, bir annenin hayatın akışı içindeki düşünceleriyle anlatılır.

 14. (…)Bugünlerde çıksan bana ne büyük iyilik edersin.Hiç bu kadar yapyalnız kalmamıştım.“Ya annen, ağabeyin, yengen?” deme.Annem : kederim,Yalnızlığım ötekiler. 

Bu dizeler, yine bir başka çelişkiyi barındırmaktadır. Bir yandan, Ayşe’ye belli bir ölçüde  sahip çıkan ailesi, yine de onun yalnızlığını giderememektedir. Bunu ifade ederken, kocasının düşüncesini tahmin ederek, ona durumunun açmazını iki dizeyle anlatıverir. Dizelerin gücü kadar, mektup formatına yedirilmiş bir hayali diyalogla, başa çıkılamayan yalnızlık duygusu görselleştirilmektedir.

Tüm bu duygular ve yaşantı, Nâzım ile Piraye’nin hikayesinin bir parçasıdır aslında. Burada özel olan, ikisinin de kendi yalnızlıklarıyla hayata duygu dolu ve umutlu bakışlarıdır. Piraye, gündelik yaşamın güçlükleriyle boğuşurken; İkinci Dünya Savaşı, Nâzım’ın hapishanede oluşu gibi hayatın “büyük kederleri” karşısında dirençli olmaya çalışır. “Ayşe’nin Mektupları”nın ve Nâzım ile Piraye sevdasının güzelliği de işte, bu direncin içinde onları ayakta tutan sevgidedir.

Birbirlerine ve hayatın kendisine duydukları büyük sevgide.

Piraye’nin mektuplarının (ya da “Ayşe’nin Mektupları”nın) barındırdığı şiirsellik, Piraye’ye yazılmış tüm şiirlerin omurgasını oluşturan bakış açısının aynısıdır.

Asıl şiirsel yüklerini şairin tavrının özgünlüğü ve etkileyiciliğinde taşırlar.

 Meşhur Adamlar Ansiklopedisi “Karıcığım,Bu hafta içinde üçüncü mektubum. Geçen mektubumda, seni eğlendirsin diye “Meşhur Adamlar Ansiklopedisi” ismiyle bir yazıya başladığımı ve birinci kısmını ana hatlarıyla bitirdiğimi bildirmiştim. Buradaki insanların çoğunu beraber tanıdık, beraber düşündük. Büyük lügatlardaki ve tercümeyi hal ansiklopedilerindeki edayla, bu eda istilize edilerek ve şahısların hal tercümeleri fonunda kısa bir tarih ve cemiyet parçası vermek için uğraşıyorum. Kitap sana ithaf edilmiştir ve bu ithaf şöyledir: Hatice – (Piraye – Pirayende.)            Doğum yeri neresi,            Kaç yaşında ?            Sormadım.            Düşünmedim.            Bilmiyorum.            Dünyanın en iyi kadını.            Dünyanın en güzel kadını.            Benim karım.            (Bu bahiste                        realite umrumda değil.)            1940 senesi eylül ayı ortalarında            Çankırı Hapishanesinde yazılan bu kitap                                               ONA ithaf edilmiştir.”                                                                                   [Nâzım ile Piraye:129] 

Nâzım, daha sonra “Memleketimden İnsan Manzaraları”na evrilecek olan “Meşhur Adamlar Ansiklopedisi”ne Piraye’yi eğlendirmek için başladığını yazar. Kuşkusuz, sevgilisine yaptığı bu jestin ötesinde, Nâzım Hikmet için “Meşhur Adamlar Ansiklopedisi”, insanları tanımak ve “hayatı yaratan” insanlara duyduğu sevgiyi dizelere dökmek için başladığı uzun bir arayışın büyük ve son dönemeçlerinden biridir.

“Meşhur Adamlar Ansiklopedisi’nin kimi bölümleri veya kimi maddeleri veya kimi karakterleri ufak değişikliklerle Memleketimden İnsan Manzaraları’nda zaten vardırlar. Karısını hastane kapısında bekleyen Dümelli Faik, garip şeyler düşünmekle meşhur ve sürekli işsiz kalma tedirginliği ile yaşayan Galip Usta, doğar doğmaz toprakta yatmasını öğrenen, oğlan olduğuna sevinilen ve üç yaşına geldiğinde artık annesi dayak yediğinde ağlamayan Çerkeş’in Kavak Köyü’nden Hamdi, Memleketimden İnsan Manzaraları’nın da çarpıcı karakterlerindendir. Nâzım’ın derdi aynıdır iki metinde de. Aynı soruları sorar. Ansiklopedilere girecek olan yalnızca “büyük” adamlar mıdır? Ya da kimdir gerçekten “büyük” olanlar? Sevmeye, tanışmaya değecek olanlar yoksulluk içinde yaşayan ve bu hayatı yaratanlar değil midir?Meşhur Adamlar Ansiklopedisi’nden birkaç yıl evvel, henüz uzun hapislik dönemi başlamamışken “Talihsiz Yusuf’un Gemisiyle Barselon’a Seyahat” şöyle başlar: “Kısacık bir hikayedir/ Yusuf’un hikayesi/ fazla durmağa gelmez üzerinde”. Oysa dört bölümlük upuzun bir şiirdir yazılan. Yine aynı yıllarda hizmetkar olmanın bir zaruret olmadığına dair işittiği ilk cümleyle hayatında ilk kez şaşıp kalan ve yine Çerkes’in Kavak Köyü’nden “Topal Yunus ile Ceviz Ağacı”nın hikayesini yazmıştır Çankırı Hapishanesi’nde. Yaklaşık on yıl önce ise, bu kez Hopa Hapishanesi’nde Kız Kapan Oğlu Vehpi ve Çocuk Muhittin’i anlatmıştır. Henüz Anadolu’ya geçmek üzereyken “sisli vadileri ile rüyalı Anadolu”yu anlatırken, yalnızca iki yıl sonra Açların Gözbebekleri’ni yazmıştır: “Değil birkaç/ değil beş on/ otuz milyon/ aç/ bizim!”. Destanlarında olduğu gibi, Nâzım’ın her şiirinde yalnızca onların hikayeleri vardır. Bu hikayelerde sıradanlığın içindeki olağanüstülüğü arar Nâzım. Hemen her şiirde, şiirin içine hayat öykülerini daha ustaca yerleştirmiştir. Memleketimden İnsan Manzaraları’nın “dehşetli” ayrıntıları uzun bir arayışın sonucudur. Kökleri, 1913’te yazdığı “Feryad-ı Vatan”da, “Güzel İçanadolu”nun romantizminde, Çocuk Muhittin’i anlatan acemi dizelerde ve Meşhur Adamlar Ansiklopedisi’nin güçlü imgesinde aranmalıdır. Acısı tüm halkın acısı olan, sevinci bir halkın sevincinden ayrılamayacak bu insan hazinesi, değme bir define avcılığının ürünüdür aslında. Nâzım Hikmet, yıllar süren yolculukların, umudun, umutsuzluğun içinde, her geçen gün insan sevgisini ve insan bilgisini çoğaltmıştır.” [Efe Duyan, soL Gazetesi, Ocak 2007]

Şairin, coşkuyla ve alçakgönülllükle yazdığı şu satırlar, onun hayatının gençlik yıllarının önemini elbette azaltmayacak da olsa, Nâzım’ın direnme gücünü Piraye’ye duyduğu sevgi ile iç içe büyüttüğünü, büyütebildiğini göstermesi bakımından ilginçtir:

“Sen benim kuvvet, iyilik, akıl, hareket, sanat, insanlık, yurtseverlik, hasılı bende bulunan ne kadar iyi şey varsa hepsinin kaynağısın. Eğer sana hayatımda hiç olmazsa dört beş sene önce rastlasaydım şimdikinden beş kat kuvvetli, iyi bir insan ve verimli bir şair olurdum. Senden önceki hayatımı bu bakımdan kaybedilmiş bir ömür parçası sayıyorum.” [Nâzım ile Piraye: 199]

Her halükarda, Nâzım Hikmet için Piraye, insan sevgisini dışarı dökmek için bir ilham kaynağıdır.

Tekrarlayacak olursak, Nâzım Hikmet’in Piraye’ye duyduğu sevda, bir insana duyulan tutkuyu aşar ve insanlara duyulan bir sevgiye evrilir. Sıkça yazılmış olan, “kavgasıyla aşkını birbirinden ayırmaz” düşüncesinin altında bu taşkınlık yatmaktadır.

 BİR BAŞKA AYRILIŞ HİKAYESİ 

13 yıllık cezaevi yılları sürecinde Nâzım, sürekli bir çıkma umudu beslemişti. II. Dünya Savaşı’nın ardından, Türkiye’de iktidarın Sovyet ve sosyalizm düşmanlığı git gide artmaya başlamış; dünyada ise, Sovyetler Birliği’nin ardına aldığı barış rüzgarları esmektedir. Nâzım Hikmet’in durumu, bu yıllar içinde yurtdışında da gündem olmaya başlamıştı. Defalarca gündeme gelmiş af umudunun iyiden iyi kaybolduğu bu süreçte Nâzım artık açlık grevine karar verecektir.

“Nâzım Hikmet’i Kurtarma Komitesi konuyu UNESCO’ya götürdü. Komitenin başkanı Tristan Tzara 6 Kasım 1949’da Nâzım Hikmet’in affıyla ilgili Türkiye Cumhuriyetinin Başbakanına bir mektup gönderdi. (… ) On altı ülkeden 3 milyonun üzerinde öğrencinin üye olduğu Uluslararası Öğrenci Birliği de (…) Nâzım Hikmet’in serbest bırakılmasını istedi.(…) Şubat 1950’de BM’nin danışma organlarından birisi olan Uluslararası Demokrat Hukukçular Derneği, Millet Meclisi Başkanına, Milli Savunma ve Adalet Bakanlarına birer mektup gönderdi.Kimi yönetici ve üyelerinin TKP ile organik bağı olan İstanbul Yüksek Tahsil Gençliği Derneği; İstanbullu aydın çevreleriden af dilekçesine imza toplanmasına ve bazı toplantılara önayak oldu. (…) Nâzım Hikmet yeni iktidar Demokrat Parti hükümetinin çıkardığı af yasasıyla [Nâzım’a özel yasa çıkarmak göze alınamamıştı- E.D.] 15 Temmuz 1950 günü hapisten çıkabildi.” [Emin Karaca, Sevdalınız Komünisttir, Karakutu Yay., 3. Basım, s.217]

Bir süre sonra yurt dışına çıkmak zorunda bırakılacak olan Nâzım Hikmet, daha çıkmasından iki yıl önce, ama çıkabileceğini umduğu günlerde, 1948’de dayı kızı Münevver’e aşık oluvermişti.

Birdenbire birbirlerine tutulurlar. Uzun yıllardır görmediği Münevver’in hapishane ziyaretleri yoluyla attığı adımlar ve Piraye’yi hiçbir zaman tam olarak kabullenmemiş aile çevresinin de etkisiyle, aralarında bir yakınlaşma başlar. Nâzım daha hapisteyken neredeyse bir ilişki başlamıştır bile. “Gülüm, ben sana aşık olmakla meşgulüm” dizesi, Münevver için yazılacak başka bir şiir evreninin ve başka bir sevdanın habercisiydi. Nâzım Hikmet, sonrasında tekrar Piraye’ye dönmek istemişse de; Piraye daha ‘40’ların ortasında bu kabına sığmaz adamın “kendisini çıkar çıkmaz aldatacağını” tahmin ettiğini bir mektubunda vakur bir tavırla yazacak ama yine de gönlünü “genç bir kadın”a kaptırıvermiş olmasını bağışlamayacaktır. Nâzım’ın ısrarına ve “Tahir ile Zühre” gibi şiirlerine rağmen ona dönmeyen Piraye; Nâzım’dan 23 Mart 1951’de yalnızca tanıklar Kemal Sülker ve A. Kadir ile avukatların olduğu bir duruşmada boşanacak ancak ömrünün sonuna kadar başkasıyla evlenmeyecektir.

“Nâzım ile Piraye”nin son sözü olaraksa Nâzım’ın bir mektubundan şu alıntı yerinde görünmektedir:

“ ‘Velhasıl sen benim en güzel yıllarımın ve yüreğimin içinde dünyanın en güzel ve en iyi kadın başıyla yan yana ve ondan ayrılmaz bir haldesin’, evet, bu söz değiştirilmesi olanaksız bir gerçeği yansıtıyordu”. [Nâzım ile Piraye: 317] EN GÜZEL ŞİİRLERİNDEN BİRİ 

Nâzım Hikmet’in şiirlerinin çoğu otobiyografik özellikler taşırlar. Bunun bir nedeni, devrimci şairlerin belki Türkiye edebiyatı içinde bir gelenek olarak, kendi yaşamları üzerinden devrimciliği ifade etme gereksinimleridir. Türkiye solunun sınırlı dönemler dışında bir aydın hareketi olarak kalmış olması bunun nedenlerinden biri gibi durmaktadır.

Nâzım Hikmet de bu çizgi içinde üretmiş, dahası yalnızca yaşadığını yazmakla kalmamış, aynı zamanda yazmaya değer olanı yaşamıştır.

Yazdığı dizeler, kendi şiirsel güçleri ile olduğu kadar, samimiyetleriyle ve yaşanmışlıklarıyla da etkileyicidirler. Başka bir deyişle, şiirin sanatçının kişiselliği ile en yakın sanat dallarından biri olması, şiire böyle bir olanak açmaktadır. Şairin kendi hayatını şiire içselleştirmesi, şiiri yalnızca bir metin olmaktan çıkarabilmekte, onun gerçek yaşamın içinde “elini kolunu sallaya sallaya” dolaşmasına imkân vermektedir.

Nâzım Hikmet’in şiirlerinin ve Piraye ile aşklarının toplumsal hafızada böyle önemli bir yer tutmasında bu olgunun payı büyük olsa gerek.

Belki de Piraye’nin, Nâzım Hikmet’in sosyalizm kavgasına en değerli katkısı, Nâzım’ın siyasal düşüncesinin temeline çocuksu bir merak ve samimi bir sevginin yerleşmesine ön ayak olmasındadır.

Nâzım, bu yıllarda büyük bir titizlikle hayatın kendisinde aramıştır şiiri. Bu arayış, Piraye ile olan ilişkisinin verdiği ilhamın da eşliğinde, yaşamın içinden yaşamın kendi şiirselliğini bulup çıkarma çabasıdır.

Nâzım Hikmet’in aşk hayatı da, tam da bu nedenle şiirlerine yoğun biçimde yansımıştır.

Nâzım Hikmet’in aşk şiirlerini güzelleştiren, belki onun tüm şiirlerini güzelleştiren öğelerin başında, cesur, saf ve insan sevgisiyle bütünleşmiş duruşu gelmektedir.

Biçimsel yenilikleri, güçlü imgeleri ve pek çok dikkate değer özelliğin ötesinde, tekrar edecek olursak, Nâzım’ın şiirlerinin en önemli mirası, şiirinin temelindeki bakış açısıdır.

Bu da, kendi yaşantısında somutladığı komünist etikten başka bir şey değildir.

Bu anlamda Nâzım Hikmet’in şiiri ve sevdasının, bir hayat bilgisi içerdiği söylenebilir. Bu etik derinlik, kurgunun, imgelerin, biçimselliğin enerjisi ile insan olmanın çıplak güzelliğine ulaşmaktadır.

Dolayısıyla, ömrü boyunca eşitliğin ve kardeşliğin kavgasını vermiş komünist şair Nâzım Hikmet’in en güzel şiirlerden biri bizzat yaşadığı “Nâzım ile Piraye” sevdası olsa gerektir.

   Efe Duyan

About these ads

2 Yanıt to “Nâzım ile Piraye”

  1. mediha demiş

    Büyük üstadın bu kadar büyük bir aşkı nasıl kolay bir şekilde ezip geçtiğini hala anlayamıyorum ..

  2. Savaş demiş

    Bence gayet açık yıllarını hapiste yalnızlıkla ve o hafta gelicek mektubun tesellisiyle geçiren biri en ufak bi güler yüzde karşısındakine yaklaşabilir.Nazım da böyle yapmış aşkını ezip geçmemiş Piruze’ye olan aşkından hiç vazgeçmemiş ama Münevver’e olan ilgisini de gizli tutamamış.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logo

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ photo

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

 
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

%d blogcu bunu beğendi: