Efe Duyan

Metinler

Surdibi Şiirleri – 1

Yazan: fuydan Mart 28, 2009

Yoksulluğun Gömülü Tarihi

Neden mırıldanıyorum bunları?

Surdibi’nde ıslık bile çalmadan yürürken şimdi

Yaşlandığımı bildiğimden

Ve her tür yalnızlığa yine yalnızlıkla laf yetiştirmek için.


Dünya adımlarımızcaydı, acemi ve sabırsızdı bir vakit,

Şimdi kargacık burgacık sokaklara saçılmış,

Kömürcüler ve hurdacı çıraklarıyla bu merhamet selinde

Uçuşan toz bulutları gibi çarpışıyoruz,

Ama o kadar…


Merak etmesek de,

Topkapı’nın süslü pervazlarıyla

Bizans’ın yosunlu surlarındaki tarih, yoksulluğun tarihi.

Küf kokusundan ne kadar kaçsam,

Eski balıkçılar, mahalle sakini yan kesiciler

Ve yağlı eldivenleriyle oto sanayinin bıçkınları

Bu kokuyu kibarca bana uzatıyorlar.


Yorgancı bir teyzeye rastlıyorum

Bu sıcakta üzerinde paltosu

Tüm kışlardan aynı anda korkuyor sanki.

Ben yürüyüp gideceğim,

Tut aklında, diyorum

tut ki, inansınlar sana.

Neden söylüyorum bunları?

Bir pazar sabahı her şey konuşulacaksa

Yoksulluğun gömülü tarihinden olsun

Baskınlarla göçleri, işgal ve kurtuluşu

Mevsimler gibi geçirmiş

Bu krallık üstüne sultanlar mezarında

Ellerden çok kafamızdan zincirlenmişiz ya


Bu pazar sabahı ne konuşulursa konuşulsun

Pranga şakırtılarıdır sözcük arasında büyüyen…

Yazı kategorisi: Son Şiirler | » yorum bırak;

Surdibi Şiirleri

Yazan: fuydan Mart 25, 2009

2

Bu Semtin Yabancısıyız Mirim


Ölecek adam değilmiş,

Öyle mi baktım acaba yüzüne?

Saklanmak olmaz mirim.

Bilmiyor mu sanki bu sokaklarda

Her bakanın gözlerinde ölümün de cirit attığını.


Bir iki defter çıkarıyor, Osmanlıca el yazısı

Anlayacakmış gibi eğiliyorum

-ağabeyden kalan her şeyin uğuru ayrı-.

Demek ki hepimiz

Saklanabildiğimiz kadar saklanacağız değil mi mirim?


Her köşe başında terkedilmiş evler

Bin küsur yıllık tarihin özeti bu

Seviyor mu ne geçtiği yılları, razı mı çöken gidene

Boğazını yakıyormuş hâlâ şarap

Buna bile seviniyor iyi mi

Yine karşımda o sinsi ve tatlı kader…


Dışarısı kar kıyamet

Herbişeyimizi diziyoruz ateşten bir tenekenin çevresine;

Çocuk değiliz artık, yazık, yani bence yazık

Adam mutlu mirim.

Hele kilisenin çanları çalmaya görsün,

Umarsız zencilerle uykusuz Bulgarlar saçılmasın sokağa

Egzoz dumanlarında çarpışmayagörsün anlamadığımız küfürler

Umurunda değil öldüydü, sokaktaydı,

Bula bula beni bulduydu laflayacak…


Düşünüyorum da

Benim de bir uğurlu kasketim olsaydı

Belki korkmazdım ölümden mölümden

Şimdi ben resmen bir yabancıyım ya bu semtte

-ve iyi ki biraz yabancı bu boktan dünyaya-

Kafamızdaki düğümleri tutuşturacak

Kendime göre pek güzel hayallerden,

Sınırsız haritalardan falan bahsedip duruyorum

Kimse dinlemese de, böyle iyi.


Dışarısı kar kıyamet

Ve tarihin özeti ovuşturup durduğum avucumda

Korkuyorum, ya hiç dinlemeyecekse kimse…


Dışarısı kar kıyamet

Ama hayatın özeti yok mirim

Rastladığı bütün tel örgüleri eritmek için

Bu ateşten yalnızlık

Kendine her zaman bir teneke bulacak

Yazı kategorisi: Son Şiirler | 1 Yorum »

Nazım Hikmet Akademisi yola çıkıyor!

Yazan: fuydan Şubat 5, 2009

22 Şubat, NHKM, Ruhi Su Salonu.

Yazı kategorisi: Duyurular | » yorum bırak;

Türkiye PEN Bildirisi

Yazan: fuydan Ocak 26, 2009

Türkiye PEN Bildirisi

 

Ortadoğu’da barışı olanaksız kılan emperyalist çıkarlar, insanlığı
öldürmeye devam ediyor. Barış öldürülüyor. İnsanın insanla barışmasını
sağlamakla tüm dünya sorumludur.

Gazze’de öldürülen çocuklar, öldürülen bir dünyadır, dünyanın
geleceğidir. Dünyanın geleceği için suları, denizleri, ormanları
düşünmek kadar, Gazze’li çocukların geleceğini düşünmek zorunluluktur. Yazının devamını oku »

Yazı kategorisi: Duyurular | » yorum bırak;

25 Ocak Pazar Günü – Nazım’ın Vatandaşlığı

Yazan: fuydan Ocak 24, 2009

Pazar sabahı, Çağrı Kınıkoğlu ile birlikte, Nazım Hikmet’in vatandaşlığının iadesi konusunu görüşmek üzere 10:00′da Barış Radyo’da, 12:00′de de Su Tv’deyiz.

Yazı kategorisi: Duyurular | » yorum bırak;

Nâzım Hikmet – Öteki Defterler

Yazan: fuydan Aralık 18, 2008

Bu “keşfin”, hepimizi heyecanlandırdığı, daha okumadan bile sevindirdiği söylenebilir. Romanı elime almak bile güzel bir duygu uyandırmıştı bende. Nâzım Hikmet’in yeni bir metnini okuyacaktım birazdan. Belki bu duyguyu bir süre daha içimde barındırmak için romanı okumayı bir süre erteledim. Ama ne yalan söyleyeyim, metnin vasat olma ihtimali de beni içten iç kaygılandırmıyor değildi. Nâzım, sevilen herhangi bir yazar değildi; edebiyat ve siyasi mücadele adına pek çok şeyin kanıtıydı da.

Yazının devamını oku »

Yazı kategorisi: Kitap Eleştirisi | » yorum bırak;

Dün, Bugün, Nâzım

Yazan: fuydan Aralık 15, 2008

Kemal Özer, Orhan Aydın, Yılmaz Onay, Efe Duyan

Kadıköy Kitap Günleri, kapsamında

Kadıköy Halk Eğitim Merkezi,

19 Aralık Cuma, 20:30

Yazı kategorisi: Duyurular | » yorum bırak;

Genç Edebiyatçılar Okurlarıyla Buluşuyor 10

Yazan: fuydan Aralık 7, 2008

aralik-2008-etkinlik-afis-genc_edebiyatcilar_okurlariyla_bulusuyor_101

Utku Özmakas, “Şiirimizde Milenyum Kuşağı”

Efe Duyan, “Nâzım Hikmet Şiirinde Karakter İnşası”

14 Aralık Pazar, 16:00

Büyük Seminer Salonu,

Nâzım Hikmet Kültür Merkezi

Yazı kategorisi: Miş-li Gelecek | » yorum bırak;

Engin Çeber’in Unutulacak Ölümü

Yazan: fuydan Aralık 2, 2008

tanımıyorum onu,

milyonlarca gazete küpüründen biri

birkaç saniye göz göze kalmanın dışında

tanımıyorum Engin Çeber’i,

aynı hüzünlü saniyeyi

maske maske dolaştırıyoruz ölülerin yüzünde

adı ergin miydi acaba? “c”yle mi başlar yoksa soyadı?

ölüme ne zaman alıştık böyle,

yaşam ne zamandır

bir yabancı dilde aranan tanıdık sözcük?


sormadım engin çeber kimdir, merak bile etmedim…

bu olsun benim de suçum

herkesin payına düşecekse

günahların ortak yumağından birer parça

bu olsun

eğer kurulu bir saat gibi vahşeti vurup duruyorsa yalan

o kendimden bile gizli bin başlı ejder

o törensel hiçlik, avuntu şurubu

duasına çıktığımız o yağmur karası,

unutkanlık bulutu o

aklımın kuklacısı, gardiyanı kalbimin,

damarda akan renk

sonbahar kokusunda taşıdığım o yalan;

üzerine bastığım yalanlardan toprak parçası

o çok sevdiğimiz kara ve gri topraksa

suçuma ortak etmeliyim herkesi.


kimdi engin çeber, tanımıyoruz.

doğdu, büyüdü ve…

okuyup geçtiğimiz haber yazılmadan az evvel

hastanede bilincini yitirmek üzereyken

ve ondan önce metris’te hücrede,

sarıyer emniyeti ve istinye karakolu’nda

ve caddede itişirken polisle

-ve belki kıyıda börek yedikten hemen sonra-

dünyaya son bakışına inen bir merdivende

yapayalnız kaldı.


ve eminim ölmekten değil

neden öldüğünün anlaşılmamasından korktu

bu örttü devrimin uykusuz gecesini gözlerinde

yarıda kaldı tarihte okuduğu o serüven

bu yalnızlık engin çeber’in değil

bizim yalnızlığımız

ve kalbimin esareti, o da hepimizin.


müşahade koğuşunda ıslatıldıktan sonra

bedenine inerken sopalar ve kapı açma demirleri,

mahkumların küçümseyen bakışı altında,

jandarmanın aptal hıncı,

sinsi elleri polisin, doktorun ihaneti, umarsızlığı gardiyanın

hücrenin soğuk, hastanenin beyaz duvarlarına dokundukça

ve anıları birden doluşup

birden kaybolduklarında

anladı mı acaba öleceğini?


kalbinin son çıkardığı sesi duyabilsem

son baktığın eşyaya dokunup, son sözcüklerini bilsem

ya da ne zaman güldüğünü en son?

-arkadaşların güleçti diyor-

şapkan ne zaman düştü başından?

hapishane girişinde çekilen resimde başın açık

-oysa hiç çıkarmazmışsın-

ve ne düşündün en son, eski sevgilileri mi?

baban için mi endişelendin kendini unutup

gidip arife günü gelecekmişsin –öyle diyor baban-

yoksa “bir çıksam şuradan” diye iç mi geçirdin?

-hayat doluydu diyorlar senin için-

tanımıyorum ki seni engin, öyle miydin,

seviyor muydun o kadar yaşamayı?


yine de göze aldın demek, -öyle demişsin-

yoksa bir gazete küpüründe bu kadar üzemezdi bizi

bu tanımlayamadığım koca boşluk

senin önümüze bıraktığın,

kedere, küfürler arasına açtığın

sevgiye, sözlere, kızmızı karanfillere

kırmızı karanfilden tabutunu taşıyan onlarca ele

onlarca elin sıcaklığına rağmen

ısınmayan bedeninden kalan bu güzelim boşluk

çekmezdi içine bizi

hayat doluydun, kesinlikle

-bunu demeselerdi de bilirdik-

birazdan dolaptan bir şapka çıkaracağım

şapkasız çektikleri son fotoğrafın önümde

acaba ona benzer bir şey miydi taktığın?

bak işte, yine de tanımıyoruz hâlâ seni

seni ve engin çeber’in

unutulacak ölümünü

30 Kasım 2008

Yazı kategorisi: Son Şiirler | » yorum bırak;

Nâzım ile Piraye

Yazan: fuydan Şubat 7, 2008

Nâzım Hikmet’in şiirlerine konu olmuş Kerem ile Aslı, Tahir ile Zühre, Ferhat ile Şirin gibi: Nâzım ile Piraye…

Onlar da bir türlü kavuşamadılar halk masallarının âşıkları gibi.

Sevdaları mutlu bitmedi.

Ama sevdaları dillerde dolaştı, dolaşıyor.

 PİRAYE’DEN ÖNCE 

Yıl 928. Nâzım, Sovyetler’den ikinci kez döner.

İlk gidişi Kurtuluş Savaşı yıllarındadır. Yıkılmış bir imparatorluğun ardından Anadolu’ya, mücadaleye katılmak için giden genç Nâzım, sonradan cumhuriyeti ilan edecek Kemalist kadroların ufkuyla yetinemeyeceğinin anlaşılması üzerine çıkar yola. Yeni bir ülke hayalinin peşinden, Bolşevizmin cazibesine kapılıp dünyanın ilk sosyalist ülkesini görmek için Sovyetler Birliği’ne gider. İlk dönüşünün ardından çıkan Takrir-i Sükun Yasası, aynı zamanda Türkiye’de daha emekleme aşamasındaki komünist hareket için de ağır bir darbe olacaktır. Nâzım bir süre İzmir’de siyasal faaliyetlerine devam ederken bir yandan da saklanacak, sonrasında ise ikinci kez Sovyetler’e gidecektir.

Sovyetler’de geçen yıllar içinde Nâzım’ın dünyası değişir, zenginleşir.

Yıl 929’dur. Önce düzeltmen olarak çalışmaya başladığı Resimli Ay Dergisi’nde, Türkiye edebiyatının en cüretli polemiklerinden biri olan “Putları Yıkıyoruz” kampanyasını açar. 30’ların başında, muhalif kanatta da olsa, hem TKP’nin içinde önemli bir rol oynuyor, hem de edebiyat dünyasında şaşırtıcı çıkışını sürdürüyordur. Serbest nazımla yazıdığı şiirler, biçimsel olarak Türk şiirinde çığır açıcı bir rol oynarken, ele aldığı konular Türkiye’de edebiyatın muhalif geleneğine yepyeni boyutlar katacaktır.

‘30’ların başı, Nâzım’ın, ardı ardına yeni kitaplar çıkartıp edebiyat ortamında sert polemiklerle muhalif bir rüzgar estirirken, “yıktığı putlar”ın yerini dolduracak bir yazın ormanının ilk ağaçlarını diktiği yıllardı. Bir yandan döneminin kimi önemli oyunlarını yazacak, bir yandan doğmakta olan Türk sinemasında önemli roller oynayacak, bir yandan da Sovyetler’de katıldığı ve “saflarında olmakla övündüğü” Türkiye Komünist Partisi’nde siyasal mücadelesini sürdürecektir.

 DERKEN BİRDEN PİRAYE…  Yazının devamını oku »

Yazı kategorisi: Yazılar | 1 Yorum »

Enver Gökçe’ye ve ’40 Kuşağına Başlarken

Yazan: fuydan Ocak 1, 2008

Enver Gökçe, Türkiye solunun önemli atılımlarından biri olan 1943-1946 sürecinde edebiyata girdi ve en verimli dönemini yaşadı. Stalingrad savunmasının ardından, İkinci Dünya Savaşı’nın yönü değişmiş, Sovyetler’in meşruiyeti sol kadroların motivasyonunu belirgin ölçüde arttırmıştı. 1938’de Nâzım’ın hapse girmesiyle başlayan süreç, Türkiye edebiyatının bir yandan köy güzellemesine, bir yandan Garip şiirinin zararsız orta sınıf duyarlılığına evrildiği yıllardır. Diğer yandan da başta ve en genci Yahya Kemal olmak üzere yükselen milliyetçiliğe paralel olarak arka arkaya keşfedilen milli ve tarihi değerler arasına sıkıştırılması için hem fiziksel hem ideolojik bir kampanyanın sürdüğü yıllardır. Türkiye solunun ise, kemalist iktidarın ‘30’ların başından beri belirginleşmeye başlamış gerici kimliği ile hesaplaşacak, onun ilerici görüntülerini anlamlandırarak doğru siyasal müdahaleleri yapacak bir örgütsel veya kuramsal hazırlığı bulunmuyordu.

Yine kemalist iktidarın sağ yöneliminin modernleşme ideallerinin de altına düşmesi sola mesafesinin mecburen açılmasının bir sonucu olarak ve Sovyetler’in askeri zaferinden alınan feyiz ile ‘40 Kuşağı edebiyatçıları içinde bir kırılma yaşanması ve sosyalizan bir kanadın ortaya çıkması doğaldı. Enver Gökçe, kuşağın bu sol kanadının önemli figürlerinden biridir.

 Gökçe, Halk Şiiri ve Doğaçlama

Gökçe Halk şiirini de Divan şiirini de çok iyi bilmekte ve bu bilgiyi dize işçiliğinde kullandığı bilinmektedir. Ama Halk edebiyatı ile ilişkisi ön plandadır. ’40 Kuşağı’nın üniversite mezunu tek temsilcisi olmakla birlikte, bitirme tezi olarak Eğin Türküleri’ni derlemiştir. Gökçe, açıkça bir halk ozanı edasıyla yazar. Yazdıklarının okunmasını, herkes tarafından okunmasını arzular, bunu şiiri için bir veri olarak görür. En önemli katkısı, toplumcu edebiyatın iki önemli özelliğinin, yani topluma hitap edebilecek samimi dilin kurmanın güçlüğü ile popülizme kayarak kendi ideolojik konumunu yitirme tehlikesi arasında, bir sentezin peşinde koşmak, koşarken yeni olanaklar aramak olmuştur. Yazının devamını oku »

Yazı kategorisi: Yazılar | » yorum bırak;

Döngü – kapak

Yazan: fuydan Ağustos 14, 2007

Yazı kategorisi: Duyurular | » yorum bırak;

Döngü

Yazan: fuydan Ağustos 14, 2007

pdf dosyası olarak indirilebilir…

http://fuydan.files.wordpress.com/2007/08/dongu-efe-duyan1.pdf

dongu-efe-duyan1.pdf

Yazı kategorisi: Duyurular | » yorum bırak;

Deniz Kenarında

Yazan: fuydan Temmuz 20, 2007

Karadeniz’den Marmara’ya akarken

Gelip geçiciliğe bir anıştırmadır deniz sarmaladığı bu gezegende

Özür dilercesine iki karayı ayırdığı için

İnsanlara bin belayla başa çıkmak için bir vesile sunar

Her sabah vinçlere takılır gözüm Haydarpaşa’da

Belki birinin sürücüsü kaçak binmiştir geceden şilebe.

Egzoz dumanından kirpikleriyle şoförler

boğaz köprüsünde kamyonlarına yeni adlar düşünüyorlardır.

Beykoz’da cam işçilerinin, Eyüp’te yüzyıldan saklanan sandalcıların

Ceplerinde taşıdıkları bir cevaptır, bilmeden soruyu …

Süleymaniye’de tarihçinin yuvarlak gözlüğüne vurur güneş

Sararmış sayfada değil önünde uzanmışken tek önemli bilgi.

Bitirim garsonun son sigarası da fırlatılmışsa Kavak’ta

Uykusuna bile girmeyecektir karanlık sular..

Galata’da balık tutarken emekli memurlar,

Ölüm korkusunu bastırır.

Hangi okulda işlenir söylesene

Dolmamış balık kasalarıyla, nasırlı avuçları boğaz köylülerinin?

Başıboş kamarotları meyhaneleri doldururken biraz açığa demirlemiş tankerin

Deniz havası değil iç sıkıntısı köpüklenir bardaklarda.

Akdeniz’de kürekçiler hep suskun kaldılar köle gemilerinde

İsyan eden tayfalarınsa kayıptır şarkılarından çoğu pek çok çağda

Dolmabahçe’nin sularında Amerikan erlerinin şaşkınlığı bilinir ama

Hangi derste değinildi rengine Potemkin’de çekilmiş bayrağın

Fırsat bulup da kirletmekten kara tahtayı beyaz tebeşirle?

denizde ayağın yerden kesildiği anda çocuğum

arkandan yüzeceğiz, bakabildiğin kadar uzaklara bak

ateşi bulduğu an yanan insandır en cesurumuz

kuşlara bakıp kendine kanat yakıştıran

ufuk çizgisiyle kafayı bozup ilk gemiyi düşünen o çatlak

artık biliyordur

yaşamanın bir bedeli hayal kırıklığı…

ilk duyduğunda iyot kokusunu delikanlım

dön geri ve anlat herkese

her mahallenin yoksulluğunda

bir ayaklanmanın çocukluk günleri yaşanır

kimin parmağını kaybettiğinden bahset çelik vidaları monte ederken

kimi düşünürken kaptan, az daha karaya vuruyordu

hangi balıkların, hangi ölülerin üzerinden geçtiler

kim sevişti bir kış günü terasında

topla herkesi, bu sessizlik, fırtınanın öncesi olsun..

değil mi ki yaşam,

büyük sözler büyük hayaller arasına gerili iplerden ibaret.

Yazı kategorisi: Son Şiirler | » yorum bırak;

“Bir Benden… Bir O’ndan” Çıktı

Yazan: fuydan Haziran 14, 2007

nazim-kapak.jpg

Sanat Cephesi’nden dostlarla hazırladığımız “Bir Benden… Bir O’ndan” çıktı.. 1925 doğumlu Arif Damar’dan 1986 doğumlu genç şairlere kadar pek çok şair dostumuz, Nazım Hikmet’ten birer şiir seçtiler ve birer şiir de kendileri verdi.. Bu şiirler yan yana gelecek şekilde de bir kitap hazırladık…

Emeği geçen herkese teşekkürler…

Kitabın metnine linkten ulaşabilirsiniz:

bir-benden-bir-ondan-ic-en-son.pdf

Yazı kategorisi: Duyurular | » yorum bırak;